Diyarbakır, Mardin ve Van Büyükşehir Belediyelerine kayyım atanması ve sonrasında başlayan direnişi, kayyımların kadın düşmanı, rantçı politikalarını, çözüm arayışlarını ve mücadele yöntemlerini HDP Ankara Milletvekili Hukukçu Filiz Kerestecioğlu ile konuştuk.

HDP’nin kazanmış olduğu üç büyükşehir belediyesine kayyım atanması ve belediye meclisinin fesh edilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Amaç yalnızca yağma, talan, rant olabilir mi? İstanbul ve Ankara gibi belediyeleri CHP’nin kazanmasında belirleyici rol alan HDP’den AKP’nin intikamı olabilir mi?

Her ikisi de var ama, onun dışında başka nedenler de var tabii. Türkiye’de özellikle son 4 yıldır HDP’ye yönelen çok ciddi baskılar var. Bizi kriminalize etme çabaları var. O dönem başarılı da oldu aslında bu çabalar. Bu dönem de gene aynı şeyi yapmaya çalışıyorlar fakat başaramıyorlar.

O zamandan beri hem dışarıda dış politika anlamında hem de iç politika anlamında savaş politikası yürüten bir iktidar var. Dolayısıyla savaş politikası yürütülen bir yerde demokrasinin de olması mümkün değildir. Ne toplantı, gösteri hakkı var ne de ifade özgürlüğü, adil yargılanma gibi bildiğimiz haklar söz konusu. Çünkü bu şekilde yönetmek iktidar için daha kolay.

Şimdi, öncesinde ne yaptılar? 2015 yılında dediler ki; “400 milletvekili alamazsak kaos çıkar ülkede” ve kaos çıkardılar gerçekten. Arkasından kendi aralarında da o çekişmeler, ”açıklarım” lafları başladı. Hiçbir şeyin açıklanacağını zannetmiyorum, zaten böyle bir beklentimiz de yok. Belki 4 yıl içerisinde Türkiye’de hiç yaşanmadığı kadar çok seçim yaşandı. Hep “beğenmedim yeniden yapalım, beğenmedim yeniden yapalım”. Anayasa referandumunda da başkanlık sistemini kalıcılaştırmak tek hedefti. Ancak bugün gördüğümüz o %51’in de aslında gerçek bir meşruiyeti olmadığı ve iktidardakilerin yönetemez hale geldikleridir. Hangi alana bakarsanız bu yönetemezlik halini görüyoruz: ekonomi, dış politika, kadın cinayetleri, emekçilere yönelik hak gaspları, toplantı, gösteri hakkının ortadan kaldırılması, ifade özgürlüğünün yokluğu, hapishanelerdeki gazeteciler… Bir yandan da yargı denetiminden muaf, sadece biat eden insanlarla çerçevelenmiş ve bir dolu da yolsuzlukla, rantla ilişkilenmiş insanlar topluluğu…Şu anda içinde bulundukları bu çaresizlik hali dikkatleri başka olaylara çekmeyi de gerektiriyor. Bir bakıyorsunuz mesela bir kısmı Suriye’de görevli olan beş general istifa ediyor, ordudan ayrılıyor ve bunlar konuşulmuyor Türkiye’de. Rusya’yla ilişkilerin kötüye gitmesi, ABD’yle kötüye gitmesi, Avrupa Birliği’yle zaten hepten kötü olması konuşulmuyor.

Ekonomi açısından beş milyon işsiz konuşulmuyor, kadın cinayetleri ancak bir video çıkarsa, infial halinde sanki bir şey yapıyorlarmış gibi konuşuluyor.

31 Mart ve 23 Haziran’da ne oldu? İnsanlar bir demokratik ittifak çerçevesinde, açıkça deklare edilmese de birleştiler ve değiştirebilme gücünü gördüler, bir şeyleri değiştirebiliriz inancına bir nebze de olsa sahip oldular. Aslında Diyarbakır, Van ve Mardin’de verilen karar ve mesaj aynı zamanda Batı’ya da verilen bir mesaj: Hem HDP’ye bir cezalandırma hem de Batı’ya “bakın size de gelebiliriz!” ya da “siz bunlarla ittifak yapmayın”, “Çünkü bunlar suçlu, çünkü bunlar terörist”. Daha önceki kriminalize etme çabalarını aslında bugün de tekrarlamaya çalışıyorlar. Ama bugün olumlu olan şey, bunun artık tutmaması ve kitleler tarafından da anlaşılmış olması. Artık HDP’li olmayan insanlar da görüyor ve ses çıkartıyorlar, Diyarbakır’a, Van’a, Mardin’e gidiyorlar ya da gitmeseler dahi bulundukları yerlerde en azından tepkilerini ifade ediyorlar.

Bugün 51 Baro’nun bir açıklama yapması da bu kadar tahakküm altında Yargıtay üyelerinin de ”Yargı yılı açılışına gitmeyeceğim!” diyebilmeleri de önemli bir katkı diye düşünüyorum. Her toplumda demokrasinin bir zamanı ve bir mücadele seferi var, burada da bu devam ediyor.

Aslında bu iktidarın sonuna geldiğini ve kayyımların da bunun bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Arkadaşlarımız seçildikleri andan itibaren, daha belediye binasına adımlarını atarken video çekimleriyle girdiler ve orada yapılan yolsuzlukları, aslında paraların nerelere harcandığını ortaya koydular, gösterdiler. Tabii ki, bu da önemli nedenlerden biri. Aslında Kürt halkının kültürel haklarının, sosyal haklarının ve varlığının yeterince tanınmıyor olması ve “ancak benim Kürdüm olursan var olabilirsin ama sen gerçekten daha özgür düşünceye sahipsen HDP’yle birlikteysen var olamazsın!” anlayışı da ilk önce o illerde baskıyı getiriyor. Ama dediğim gibi İstanbul ve Ankara’ya getirmeyeceği anlamına da hiç gelmiyor.

Bahsi geçen belediye eşbaşkanları hakkındaki soruşturma, kovuşturma, suçlamalar hakkında bilgi verebilir misiniz? Basından takip ettiğimiz kadarıyla örgüte para aktarma iddiası bulunmuyor, adli sicilinde arşiv kaydı bulunan çalışanlar militan olarak lanse ediliyor.

Türkiye’de bu anlattığım dönemde tırnak içerisinde terörist olmayan veya suç işlemeyen, bununla itham edilmeyen insan kalmadı. Gerçekten en ufak bir muhalefet dahi yargıyla karşılaşıyor. Barış akademisyenlerinde de daha iki gün önce Salihli’de insanların jeotermik santrale karşı çıkarken başlarına gelenleri gördük ve onlar da aynı şekilde itham edilebilirler veyahut Kaz Dağları’ndakiler de itham edilebilirler.

Belediye başkanlarımızla ilgili normalde, görevleri nedeniyle açılmış bir soruşturma olması gerekir.  Bir kere böyle bir durum yok; başkanlarımız göreve başlamadan önce işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle görevden alınıyorlar.  İthamlar ne? Bugün Selahattin Demirtaş niye içerideyse aslında Belediye Başkanları da aynı nedenle soruşturmalara muhatap oluyorlar. Yani bazen bir sosyal medya paylaşımı, bazen de bir cenazeye katılmak. Aslında sadece düşüncenizi ifade etmeniz soruşturma konusu olabiliyor. Bunu çok net ve açık olarak söylüyorum; hiçbirimizin şiddetle hiçbir bağlantısı olmadı. İşte bunlar,ülkede ifade özgürlüğünün olmadığının da göstergeleri.

Birlikte grup başkan vekilliği görevini yürüttüğümüz arkadaşım Ahmet Yıldırım’ın, sadece Tayyip Erdoğan’a ”padişah bozuntusu” dediği için milletvekilliği düşürüldü. Böyle bir ülkeyi düşünebiliyor musunuz? Dolayısıyla onlarla ilgili yürütülen soruşturma açısından da söylenen şeylerin ya da yaratılmak istenen algının hiçbir gerçekliği olmadığını düşünüyorum. Kimin adli sicil kaydı yok yani! Onu sormak lazım.

Peki evvelki kayyım pratiğinin genel olarak belediyelerin kadın faaliyetlerini engellemek ve kapatmak üzerine yoğunlaşmasını neye bağlıyorsunuz?

Türkiye’de güçlü bir kadın hareketi var, ben de bu hareketin içerisinde olan kadınlardan biriyim. On yılladır bu mücadeleyi sürdürüyoruz ve bu hareket yasal değişiklikler de dahil, çok önemli değişiklikler sağladı bu ülkede. Ve hiçbir zaman, hiçbir yerde hakkını gasp ettirmiyor ve geri durmuyor, bunu zaten her alanda görüyoruz; 25 Kasımlarda, 8 Martlarda… Buradan da kayıyor aslında iktidarın altındaki zemin. Kadın düşmanlığı hakikaten bu son yıllarda ayyuka çıkan şeylerden bir tanesi.

Şimdi kayyım uygulamalarına ve kadın düşmanı pratiklerine baktığımız zaman daha önceki dönemlerden birkaç ilginç örnek de vermek istiyorum. Mesela, Mardin Büyükşehir Belediyesi’nde şehrin en merkezi, görünür, ulaşılabilir yerinde kurulmuş kadına yönelik şiddete karşı çalışan iki merkez var. Ve kadınlar birbirlerinden duyarak, belediyenin de yaptığı afiş, billboard gibi bilgilendirmeler neticesinde şiddete uğradıklarında ilk başvuracakları yerin belediye olduğunu biliyorlar.

Danışman bir arkadaşımızın bir tez çalışmasından edindiğim bilgilere göre; kayyımdan önceki dönemde, bir gün dolmuşta bir kadın ağlıyor ve kadın erkek herkes soruyor ”Neyin var?” diye, kocasının şiddetine uğradığını anlatıyor kadın, bunun üzerine hemen kadın ve erkekler belediyeye başvurması gerektiğini söylüyorlar. Kadını alıyorlar belediyeye götürüyorlar, belediye doktora götürüyor, darp raporu alınıyor, belediyedeki insanlar, çalışanlar gerekli işlemleri yapıyorlar, kadını Diyarbakır’daki sığınağa götürmek istiyorlar ama o ailesi ve çocuklarıyla kalmak istediğini söylüyor ve Diyarbakır’daki sığınağa gitmiyor. Onun üzerine kadınlar evde demir parmaklıklar yapıyorlar, kilitleri değiştiriyorlar, kadınla kalıyorlar bir süre ve gerçekten aslında orada şiddeti önlemek için ya da şiddetten sonra nasıl bir mekanizma kurulmuş olduğunu görebiliyorsunuz.

Hatta şöyle bir şey de oluyor; ilk karşılayan güvenlik görevlisi ne yapacağını, kadına nasıl muamele edeceğini, ne diyeceğini, nereye yönlendireceğini pek bilmiyor. Hemen akabinde bütün oradaki görevliler için eğitim düzenliyorlar.

Aynı şekilde Nusaybin’de ‘Jiyana bê sînor’ sınırsız yaşam adlı kadın emek projesi; 70 kadın istihdam edebilen bir proje. Kayyım tarafından gereksiz bulunarak kapatılıyor. Aynı şekilde Van’da yine kadın daire başkanlığı tarafından hazırlanan ”Mor Kanatlı Turnalar” adlı projeyle halk otobüslerinde şoför olarak kadınlar istihdam ediliyor ve kayyım yine cinsiyetçi, ayrımcı söylemlerle ”Kadından şoför olmaz!” diyor ve bu uygulamayı ortadan kaldırıyor.

Mardin’deki kadın örneğine dönersek; şimdi kadınlar Mardin Belediyesi’ne gittiğinde, önünde zırhlı araçlar, polisler ve janjanlı odalarında oturmuş bir idari amir görecekler. Ve hiçbir şekilde oraya dertlerini anlatamayacaklar. Bu bir kere şiddeti katlayacak olan bir şey. Yerel yönetimler sadece bizim bölgede kazandığımız belediyelerin değil; İstanbul’un, Ankara’nın ve her yerin aslında yerel yönetimleri gerçekten kadına yönelik şiddet konusunda çalışması gereken ve önleyici tedbirler alması gereken yerler. Bugün kadınların kesinlikle buna yönelmesi ve bunu denetlemesi gerekiyor.

Ama Türkiye’de yükselen kadın hareketi onların tabiriyle aile düzenini bozuyor. Halbuki aile düzeni dediğiniz şey gönüllü kurulan birlikteliktir, ancak bu şartla devam edebilir. Eğer bu birliktelikte şiddet varsa elbette bu birlikteliğin devam etmesi sağlıklı değildir. Biz o yüzden ”Boşanmayı değil cinayeti engelle!” diye slogan atıyoruz. Ve bu kadın hareketi aynı zamanda bu iktidarın da sonunu getirecek diye düşünüyorum.

2016 yılındaki kayyım süreciyle şimdiki arasındaki farkları nasıl buluyorsunuz? Halkın daha çok sahiplendiği ve direndiği görülüyor.

Tabii o zaman ciddi olarak bizi kriminalize etme çabaları vardı. Bir örneğini verirsem; Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi çözüm sürecinin bitiş nedeni olarak gösterildi. Bunu mecliste çok defa dile getirdim, kaç kez de önergeler verdik. O dava tamamen beraatle sonuçlanmış durumda, yani orada suçlanan kimse yok ve o olay aydınlatılmış değil. Çünkü kapıdan girilmiş aslında bu çok belli, iki polis basbayağı kapıyı açmış ve içeri almışlar. Bu karanlık olaylar, arkasından gelen katliamlar hakikaten karanlık bir dönem yaşattı Türkiye’ye ve aynı karanlık dönemin aslında devamını istiyorlar.

O gün aldananlar bugün belki daha az aldanıyorlar, bugün HDP’ye yapılanları, orada katledilen sivil insanları da görenler hakikaten bunun aslında sadece iktidarın bekası için yapılan şeyler olduğunu daha net kavrayabiliyor. Belki o günle bugünün farkı olarak bunu ifade edebilirim.

Evet daha fazla direnç var, daha fazla inanç var ama kayyım uygulamaları anlamında henüz yeni marifetlerini bilemiyoruz. Umarım yeni marifetlerini yapamadan sonlanacaktır bu süreç. Zaten baklavaları, kuruyemişleri ya da kuyumculara gidilip özel hediyeler alınmasını, onun dışında yaptırılan koca koca banyoları, binilen araçları biliyorsunuz. Halk bunu artık görüyor tabii ki.

AKP tabanında öyle bir zincir halka oluşturulmuş ki, sonuçta daha önceki iktidarların da kusurları var bugüne gelinmesinde. Sosyal destek ve insanlara yardımlar yapılması anlamında bu iktidar döneminde de ilk başta çok fazla yararlanan oldu. Mesela, evde engelli bir çocuğu olan bir kadın için çok önemli bir destekti ya da hiçbir geliri olmayan bir kadın için, bir yaşlı için çok önemli desteklerdi. Bunları kaybetmek istemedi insanlar. Karşısında da buna alternatif olabilecek yeni öneriler getiren sosyal devlet anlayışını ileri sürebilecek bir muhalefet tarzı olmadı.

Biz hep bir şeye sürüklenmeye, dar bir pozisyonda kalıp orada politika yaptırılmaya çalışıldık. Hakikaten bu durumu aşmaya ve çok daha fazla şey yapmaya gayret ettik ama CHP’ye de dönüp baktığınızda o umudu göremedi insanlar. Bu nedenle de biraz o kilitlenme, etraflarında buluşma, o zincirin halkaları gibi bir inşaat şirketini nemalandırırken orada başkalarını da istihdam ederek ya da belediyelerde aynı şekilde sürekli o çeperi genişletme, birilerini oradan sürekli nasiplendirme…

Şimdi bu halkaların tepeden kopması, salkım salkım ortalığa saçılması demek ama buna karşı da bir alternatifin olması gerekiyor. Çünkü baktığınızda AKP seçmeni de yoksul; zengin var tabii ki ama yönetenler anlamında, onun dışında yoksul bir seçmen var. Bence bu ülkede artık ötekileştirmeden, yeni bir demokratik ittifak, yeni bir demokratik anayasa süreci için somut adımlar atılmalı. Çünkü anayasalar ya hakikaten demokrasiye hizmet ederler, yeni bir zemin oluşturmaya hizmet edebilirler ya da darbeci olurlar darbelere ve daha otoriter rejimlere hizmet ederler. Belki bir yol temizliğine hep birlikte kenetlenmemiz gerekiyor. Yargı konusunda da özellikle denetimi sağlamak anlamında elzem noktalar bunlar. Demokrasi güçlerinin ittifakıyla kimseyi ötekileştirmeden birlikte olacağımız güçleri çoğaltmamız gerekiyor. Bugün bu otoriterlikten, bu baskı rejiminden kurtulmanın başka bir yolu yok, ama bundan kurtulmak için de mücadele etmekten başka yol yok.