Kahvehanelerden Starbucks’a 

Efsaneye göre Çoban Kaldi, Etiyopya Dağları’nda keçilerini otlatırken, keçilerin bir ağacın meyvesini yedikten sonra her zamankinden daha dinç ve enerjik olduklarını fark eder. Sonra bu ağacın meyvelerini toplar ve köydeki Sufi Tarikatı dervişlerine götürüp başından geçenleri anlatır.  Çekirdeklerin marifetini dinleyen Sufi derviş, ilk başta fikri onaylamaz ve çekirdekleri ateşe atar. Ateşe düşen çekirdekler kavrulmaya başlar ve ortalığa bildiğimiz o kahve kokusu yayılır.

Kahveyi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen’deki Sufi Tarikatı’dır. Daha sonra bu tarikat dervişleri az uyuyup, ibadetlerini daha çok gerçekleştirebilmek için bu maddeyi kullanırlar. Bu keşifle beraber, kahve zamanla Yemen’e ve Osmanlı topraklarına yayılır. Burada kendine has öğütme şekliyle bugün Türk kahvesi dediğimiz halini alır. Kahve/hane dediğimiz kahvenin içildiği ve muhabbet aracı halini alarak bir nevi sosyalleşmenin merkezi olan mekanlar açılmaya başlanır. Daha sonra Venedikli tacirlerin aracılığıyla Avrupa’ya kadar yayılır. En son şu an bulunduğu Coffe noktalarına gelmiştir.

Bu kısa tarihinde de olduğu gibi hızla yayılan kahve, günümüzde uluslararası ticaretin en karlı metalarından biri halini almış bulunmakta. Kahvenin uzun yolculuğu Çoban Kaldi ile başlayan, Venedikli tacirlerin ticarileştirmesi ve günümüz üçüncü nesil kahve sektörüne varan bu yolculuk esnasındaki emek sömürüsü, şirketlerin devasa büyüklüğünden dolayı, her zaman olduğu gibi perde arkasında kalmaktadır. 

Kahve Yemen’den gelir yolları ırak; beş para yetmez on para bırak

Çoğumuzun artık olağan karşıladığı gibi, okumaya gittiğim yerde bir taraftan bir işyerinde çalışıyor geriye kalan vaktimde ise okumaya çalışıyorum. Barista[1] olarak Haziran 2018’den beri büyük mağaza zinciri olan, Starbucks’ta çalışmaktayım. Çalıştığım firma olan Starbucks her ne kadar orta sınıfa hitap eden modern bir mekân olsa da her modernitenin aydınlanma ışığında kalmış bir karanlık tarafı var. Bizler, bu orta sınıf olarak nitelendirebileceğimiz tüketicilere sunulan, mutlu ve keyif veren, onlara bu deneyimi yaşatan mucitleri ve yarattıkları havayla görünmeyen, oranın asıl sahipleri ve bir o kadar da yabancılarıyız. Küçük yerel üreticilerle başlayan üretim zincirinin son halkasını oluşturan biz baristalar olarak büyük bir uluslararası şirketin büyümesinin temel çarklarını oluşturmaktayız. Bizler bu zincirin temel halkaları ve bu çarkın temel dişlileriyiz. Bizler üretenleriz. 

İşe başladığım süre zarfında 7 ay boyunca tam zamanlı çalışıp, hali hazırda yarı zamanlı çalışmaya devam etmekteyim. Çoğumuzda olduğu gibi maddi sıkıntılar ve hayatını idame ettirme mecburiyetinden bu işe girdim. Evet, hayatımızı idame ettirmek için girdiğimiz yerlerde bir hayatımızın olmadığını, olanı da işyerinde geçirdiğimizi fark ettim. Ürettiğimin karşılığı olarak verilen cüzi miktardaki maaşımla, tüketiyor yanında da kendim tükeniyordum.

Tüketim toplumunun gösterişli yaşam biçiminin en çıplak halini burada görmek mümkün. “Merhaba, Starbucks’a Hoş Geldiniz!” Rasyonel ilişkilerin had safhada olduğu çalışma ortamımda, bir üretim bandındaki makinadan farkım yok.  Belirli, standart adımlarla siparişin alınması ve hazırlanması aşamaları mevcut. Ve amentü gibi ezberlediğimiz şirket misyonumuz. Bu belirlenmiş adımların dışına çıktığımızda, ensemizde denetmen olan yöneticilerin, simülasyon sesini andıran bir tonlamayla “standardın dışına çıktınız” uyarısına maruz kalıyoruz. Duygulardan arındırılmış, bu robotik davranış biçimleri ve çalışma stilleri, çalışanların ruh haline yansımakla beraber, insandışılaşma problemini beraberinde getirmekte. 

Uyuşturan kahve

Kahvenin, içerdiği kafein sayesinde dinç tuttuğunun farkındaydım fakat farkında olmadığım nokta, kahve sektörünün bunun aksine beni uyuşturduğuydu. 7 aylık tam zamanlı çalıştığım dönemde kendimi kaybetmiş gibiydim. İnsanlarla kurduğum ilişki, konuşmalarım, değerlerim, ürettiğim emekten tutun yaşayış biçimime kadar etkilenmiş, hapsolmuştum. Kendimi tanıyamaz haldeydim. Bir yabancıydım kendime. Bu durumun bir izahı vardı: İnsana özgü bir faaliyet olan çalışma bu baskıcı sistemde bir zorunluluk halini aldığında, kişi bu durumu dışlar ve çalışmaya yabancıymış gibi davranır.

Bir gün çalıştığım yerin mutfak kısmında, yığınla bulaşıkla cebelleşirken, Marx’ın 1844 El Yazmaları‘ndaki satırlar gözlerimin önüne geldi, sanki gaipten sesler duyuyordum ve kulaklarımda bu sözcükler uğulduyordu:

‘‘Yabancılaşma, benim geçim araçlarımın bir başkasına ait olmasında, benim isteğim olan şeyin bir başkasının erişilmez mülkiyetinde olmasında olduğu kadar, her şeyin kendi kendinden başka olmasında, etkinliğimin başka şey olmasında, son olarak-ve bu kapitalizm için de doğrudur- egemenlik sürenin eninde sonunda insanlık dışı erklik olmasında da görünür’’ (Marx, 1844 El Yazmaları Ekonomi Politik ve Felsefe, ss.195).

Çalıştığım yerde, bu anlatılanlar sanki vücut buluyordu. Yabancılaşma, kapitalist iktisadi düzenin toplumsal yaşama yayılması sırasında ortaya çıkıyordu. Hissettiklerim; toplumsal olanın bireysel bir sonucuydu. Çalışanlar ve kendi üzerimden edindiğim deneyimlerden hareketle; bizler insanın doğasına yabancılaşıyorduk. Yarattığımız dünyada, doğamıza karşı bir savaş hali içerisindeydik. Doğayla girdiğimiz bu savaş hali birbirimizle olan ilişkilerimize yansımakta ve birbirimizi tanıyamaz hale getirmekteydi. Çalışma alanında bir rekabet ortamı hazırlanarak, çalışanları, birbirlerini rakip olarak görmeye itmekteydi. Hummalı bir savaş yetmezmiş gibi, bizi birbirimizle karşı karşıya getirip yarıştırıyorlardı. Kendi çalışma arkadaşımızı bile tanıyamıyor, ona da yabancılaşıyorduk.  Aynı şekilde emeğimizin somutlaştığı, ürettiğimiz kahve, artık bir nesneymişçesine karşımıza dikilmekte ve bunu o kadar çok tekrarladığımız için ne yaptığımızın bilincinde olmayarak emeğimize yabancılaşıyorduk. Üretim ilişkileri, üretim süreci ve üretim tarzı genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini belirler. Ve kendimize, kim olduğumuza yabancılaşıyorduk. O an aydınlanmıştım işte; anlatılan bizim hikayemizdi!

Starbucks’ta bir selfie ve arka planda buğulu işçiler

Üretim ilişkilerinin birey üzerindeki etkisi bir yana, bu koşullar altında temel işçi haklarının gaspı söz konusu. Tam zamanlı çalışan bir işçi, en az 8,5 saatini mağazada geçirdiği süre zarfında 1 saatlik molası dışında geriye kalan sürenin tamamını ayakta geçirmektedir. Her gün daha da artan rekabet ortamında şirketlerin ayakta kalabilmesi için bizi ayakta sabit durmaya zorluyorlar. Bunun sonucu birçoğumuz meslek hastalığına yakalanıp; varis, topuk dikeni, nasır vb. gibi dermatolojik ve ortopedik sorunlarla karşılaşmaktayız. 

Kahvenizi bir buçuk lira farkla içerek şirketimize katkıda bulunmak ister misiniz?

Çalışanlarının çoğunluğunu oluşturan gençler ve öğrenciler, Starbucks’ı geçici bir iş olarak düşünmektedir. Müşterisi kadar bir işçi sirkülasyonunun da olduğu bu işyerinde, işçi, temel hak ihlallerine geçici iş diye ses çıkartmıyor. Şirket ise işten çıkartmak istediği birini, mağazalar arası rotasyon ile evinden uzak bir yere gönderip, yıldırma taktikleriyle istifaya zorlayabiliyor. Starbucks mağazalarında; “düşük ücretler”, “değişken ve belirsiz çalışma saatleri”, “yetersiz işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri”, “haksız işten çıkartmalar” ve “sendika düşmanlığı” uluslararası raporlara yansıyan en yaygın hak ihlalleri arasında yerini alıyor. 

Ucuz işgücü sömürüsü üzerinden uluslararası sermayenin bir parçası olmuş nice şirket gibi Starbucks da göçmen işçiler üzerinden cirolarını günbegün arttırıyor. Bir ara ABD’deki sosyal sorumluluk ve çok kültürlülük gibi uygulamalar adı altında gündeme gelmiş olan şirketin, asıl amacının düşük ücretlerle işgücü maliyetini en aza indirmek olduğu görülmektedir. Bu ve temel hak ihlallerine karşın, ABD’de 2004 yılında kurulan ve Anarko-Sendikalist IWW’ye bağlı Starbucks Workers Union (SWU)[2] (Starbucks İşçi Birliği) kurulmuştur. Şili’deki Starbucks mağazalarında ise saat ücretleri ile kahve fiyatları arasındaki uçurum nedeniyle harekete geçen işçiler ABD ve Kanada sendikalarının desteğiyle 2007 yılında Starbucks İşçileri Sendikası‘nı kurmuştur. ABD ve Şili’deki sendikalaşma çabalarına karşı işten atmalar, vardiya değişiklikleri ve türlü engelleme çabaları işçilerin sınıf dayanışmasıyla bertaraf edilmişti. 

Uluslararası sermaye, ucuz işgücünün olduğu yerlerde kâr oranlarını daha çok yükseltmekte, deyim yerindeyse buralara hücum etmektedir. Türkiye’deki Starbucks’lar, ABD’den farklı olarak, Al Shaya adındaki global şirket olan, Arap sermayesine aittir.  Şirketin CIO’su olan Howard Schultz’un iyi insanı oynamasını bırakmasını, biz bütün çalışanları küçük kurnaz numaralarla partner[3] sıfatıyla nitelendiriyor olsa dahi topladığımız 1,5 lira farkla yumuşak içim yüzdesi kadar değer görmediğimizi belirterek, dünyanın her yerindeki işçiye verilen değer kadar değer gördüğümüzü belirtmek isteriz. 

Denetlendiniz!

Küresel rekabet ortamı içinde sürekli büyümeye, gücüne güç katmaya çalışan şirketlerin, farklı farklı denetim unsurlarına rastlamak mümkün. Şirketler, kendi içinde oluşturdukları bu denetim mekanizmalarını herhangi bir risk durumuna önlem almak amacıyla gerçekleştirdiklerini ifade etmekteler. Ancak, bu denetimler, işçinin çalışma süresi içerisinde ensesinde bir silahın olmasını hissettirecek biçimdedir. Starbucks çalışma koşulları içerisinde bunu çıplak bir gözle bile görmek mümkün.

Elektronik Panoptikon (kameralar-parmak okuma sistemi) yetmezmiş gibi, Audit’iyle(iç denetim), QASA’sıyla(hijyen denetim), gizli müşteri dediğimiz Shopping’lerle, bölge müdürleriyle, bütün denetim mekanizmalarıyla çalışanların emek süreci denetlemeye tabi tutulmakta. Birçok çalışma arkadaşımızın, gerek yöneticileri gerekse müşteriler tarafından ciddi insanlık dışı baskılara maruz kaldığı yetmezmiş gibi, çalışanların mevcut üretim ilişkileri içindeki konumlarınca, üstün asta, yönetici vasıflarıyla, mobbing yapma hakkı tanıyabilmektedir. Sosyo-ekonomik ilişkilerdeki zorluklar reel korkuya neden olur. Bu da birçok çalışanın uyum sağlamalarına ve otoritenin buyruğuna girmelerine neden olmaktadır. Kapitalist üretim ilişkilerinin sonucu olan işçiye dair güvensizliğin olduğu her yer gibi Starbucks çalışanlarının da ya pantolonunun cebi yok ya da dikilmiş vaziyettedir.  Bazen tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için bile izin almaları istenir veya parmak bastırılır. Starbucks’ta çalışmak, sanıldığı gibi white chocolate mocha gibi tatlı değil, espresso gibi acıdır.

Büyük bir hızla, inanılmaz bir biçimde gelişen Neo-liberal kültüre karşı bir şeyler yapmak gerekiyor. Ekmeği yapan bizler, kırıntılarını değil ekmeği elimize almamız gerekiyor. Hepimizin işçi olarak çalıştığı yerlerin ekmeğini yemediğimiz, aslında onların bizim ekmeğimizi yediğinin farkına varmamız gerekiyor. Bunu unutuyoruz. Hayatın bu olağandışı akışında, koşuşturmasında, kendimizi kaptırıp başka bir dünyanın mümkün olduğunu atlıyoruz. Burjuvazinin hakimiyetini sağladığı her alan gibi, ideolojik zehrini günbegün buralarda da damıtmaktadır. İşçi sınıfının her neferi kendisini bu ideolojiden arındırmalı ve “kendi için sınıf” olma bilincini kazanmalıdır. Sarf ettiği her emekte kendisini görmeli; sınıf dayanışmasının bu zehrin panzehiri olduğunun farkına varmalıdır.

Notlar

  1. Barista: İtalyanca “bartender”den türetilen sözcük, kahvede hizmet veren emekçi anlamına geliyor.
  2. www.starbucksunion.org
  3. “Artık bütün personelimize ‘partner’(ortak) diyoruz. Çünkü herkes Starbucks’ta altı ayını tamamlar tamamlamaz hisse senedi opsiyonları üzerinde hak sahibi olabiliyor. ”Howard Schultz (G.İ.V. syf: 149)

 

 

 

 

Mehmet Arsimet

BY:

melsasophia.16@gmail.com

Sosyoloji Öğrencisi - Barista