KHK ile kamu görevinden ihraç edilenlerin oy verme hakları olduğuna dair YSK kararına karşı oy kullanan o iki yargıç…

Bir düğün için mi?” diye soran avukatı kaçıran ve gözlerini bağlayıp saatlerce işkence yapan Cumhurbaşkanı korumaları, onların hazırladığı tutanakla işkence mağdurunu tutuklamaya sevk eden Cumhuriyet Savcısı ve ev hapsine karar veren Sulh Ceza Yargıcı…

Küçükçekmece’de 5 yaşındaki bir çocuğa cinsel istismarda bulunulmasının ardından sokağa çıkan Kanarya Mahallesi sakinlerine gaz bombalarıyla saldıran, Taksim Meydanı’ndaki Atatürk anıtı önünde çocuklara yönelik cinsel istismarın sona ermesi, yetkililerin gerekli önlemleri alması talebiyle oturma eylemi yapan ve bir anne olarak giderek artan toplumsal çürümeye dayanamayıp “Artık tahammül edemiyorum. Çocuk istismarına artık tahammül edemiyorum” diyen bir kadını gözaltına alan, Beşiktaş Hakan Pastanesi önünde “Biz susmuyoruz, siz utanacaksınız!” diye eylem yapanları engelleyen ve çembere alan polisler…

Soma’da 301 madencinin katledildiği maden ocağının sahibi Can Gürkan’ın serbest bırakılmasını protesto etmek isteyen sendikacıları gözaltına alan polisler…

Bir kaç gün içinde yaşanan yargı ve kolluk pratiğinden yalnızca bir kaç örnek… Aynı mekanizmanın aynı günler ve hatta saatlerdeki pratiklerine de bir göz atalım:

Ankara’nın Çubuk ilçesinin Akkuzulu Mahallesi’ndeki cenazede bir güruhun CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve yanındaki heyete karşı; linç ve yakma teşebbüsünde bulunan dokuz kişiden sekizi savcılıktan serbest bırakılırken, Kılıçdaroğlu’na vurduğu görüntülerle tespit edilip kaçarken yakalanan Osman Sarıgün ise tutuklamanın hemen ardından serbest bırakıldı.

Telefonla bağlandığı Beyaz Show’da “Çocuklar ölmesin” dediği için yargılanan ve aldığı 1 yıl 3 aylık hapis cezasının infazı iki kez ertelenen öğretmen Ayşe Çelik yeniden tutuklandı.

HDP Eski Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın “terör örgütü yöneticiliği”, “terör örgütü propagandası yapmak”, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik”, “suç işlemeye tahrik”, “suçu ve suçluyu övme” suçlarından tutuklu olarak yargılanmasına devam edildi.

Cumhuriyet Gazetesi davasında 5 yılın altında hapis cezasına mahkum edilen ve mahkumiyet kararı onanan eski çalışanlar yeniden cezaevine girdi.

8 Temmuz’da meydana gelen ve 25 kişinin öldüğü, 340 kişinin de yaralandığı Çorlu Tren Katliamı ilgili Çorlu 2. Sulh Ceza Hakimliği, TCDD yetkilileri hakkında verilen takipsizlik kararına karşı yapılan itirazı reddetti.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclis toplantısında CHP grubu “Uyuşturucu ile mücadele komisyonu” ve “Toplumsal cinsiyet eşitliği komisyonu” kurulmasını önerdiğinde AKP-MHP grubunun karşı çıkması nedeniyle reddedilmesi de aynı bütünün parçalarından biri.

Gabriel García Márquez’in romanı Kırmızı Pazartesi, Santiago Nasar’ın öldürüleceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsü. Yukarıda sıralananlar da ülkede hemen herkesin bildiği hakikatler. Bu mekanizmanın nedenlerini ve sonuçlarını irdelemek zorundayız.

Çubuk saldırganlarının serbest bırakılması, “değerli arkadaşlarım, mesajınızı verdiniz” diye hitap edilmesi, saldırının organize edilme şekli, Soylu’nun yaptığı açıklamalar, Osman Sarıgün’ün elinin öpüldüğü fotoğrafların servis edilmesi devletin CHP’ye çok net ve sert bir ihtarı olarak okunmalı. “Ey CHP ayağını denk al, seçimlerdeki ittifak neyse ama tabanlarınızda yakınlaşma var, affetmeyiz!” mesajı bizzat devlet tarafından verilmekte. 

Devlet geleneği değişmiyor; “Devlet için kurşun atan da şereflidir, kurşun yiyen de” anlayışı cezasızlık ve ödüllendirme olarak sayısız örnekle karşımıza çıkıp duruyor.

Açlık grevlerinin kritik günlere girdiği bir dönemde CHP ve HDP tabanının bu denli yakınlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en hassas olduğu konulardan biri olup, katliam ve linç mekanizmasını devreye sokmaktan çekinmeyeceği de hepimizin malumu. 

Gayet bilinçli ve organize bir biçimde ülke yoğun bir gündem bombardımanına tutuluyor. Devasa bir gündemi ucundan yakalayıp muhtevasını anlayana kadar bir diğeri sokuşturuluyor hayatlarımıza.

Henüz bir tacizi sindiremeden (ki sindirmemeliyiz de) arkadaki oyuna odaklanmamız engellenircesine başka bir cinsel istismar vakası düşüyor önümüze. Taciz, tecavüz gibi cinsel istismarların tam da şu an kaşınan erkeklik ve militarizmle ilintili olduğu aşikar. Ancak yüzeysel geçilerek bir kişiyi linç edip, yuhlayıp halkın vicdanını rahatlatması gibi geçiştiriliyor.

Hangi birine öfke duyacağımızı şaşırır ve beraberinde ülkenin bir “tımarhane” olduğunu kanıksar hale geldik (!)

Bu sürekli tokatlama haline bilinçli olarak es verilmediğini görmekte yarar var. Azıcık dinginleşirse Kanarya Mahallesi’nde olduğu gibi doğal meclisler beliriveriyor. Toplum kendiliğinden mücadelelere gebe. Devlet ise toplum mühendisliği yaparak bükme eylemini gerçekleştirmek için canhıraş bir savaş yürütüyor. 

Kıdem tazminatımızı gasp etmeye çalışanların, bizleri çay ve simite tamah etmeye zorlayanların Ejder suyu, starex meyvesi eşliğinde aloevera, zencefilli somonlu suşi yediği saltanatın devam etmesi için toplumsal muhalefetin boğulması, bastırılması gerekiyor. Bütün bu yargı-polis pratiğini ve saldırıları yorumlamak için krizin faturasını biz emekçilere çıkaranların makam odalarına, şatafata ve Çırağan Sarayı’ndaki düğün törenlerine bakmamız yeterli.

Bütün bu saldırıları şu şekilde okumakta yarar var: 31 Mart Yerel Seçimlerinin ardından oluşan hava, kendiliğinden mücadeleler, TÜSİAD ve TOBB’un AKP iktidarı eliyle uygulamaya koymak istediği ekonomi paketleri, krizin günden güne sertleşmesi ve derinleşmesi ile faturasının emekçilere çıkarılma arzusu karşısında emek örgütlerinin ve toplumsal muhalefetin bastırılması, dağıtılması zorunluluğu. 

Devlet; kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapıyor. Bizler ise bu yoğunlaşmış saldırılar karşısında ışık görmüş tavşan gibi şoka girmekten sıyrılmalı, Ekrem İmamoğlu mazbatayı aldı diye Devrim oldu sanrısından çıkmalı ve asli faaliyet alanlarımıza, örgütlenmeye çubuğu bükmeliyiz.

Dönemin en doğru sorusu olabilir aslında evet:
Bir düğün için mi?

Demirören ve Kalyon ailelerinin Çırağan Sarayı’ndaki düğünü aslında bir dönemin özeti.
Öyle bir düğün ki; bizlerin yıllardır anlatmaya çalıştığı zulmün, firavunlaşmanın, din bezirganlığının, şatafatın,  işkencenin, zorbalığın, özcesi Türkiye kapitalizminin en çıplak haliyle yansıtıldığı kısa filmdir.

Bu düğünü unutmayınız ey emekçiler….

Tamer Doğan

BY:

av.tamerdogan@gmail.com

Ötekilerin Hukuk Bürosu'nda avukat