Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde (GOSB), kozmetik ürünler üreten; Türkiye, Fransa ve İtalya ortaklığındaki bir fabrikada üretim bölümünde paletçi olarak çalışıyorum. Fabrika fason üretim yapmakta ve işçilerin büyük çoğunluğu taşeron firmalara bağlı.

Bu fabrikada üretim genelde şu aşamalardan oluşuyor:

  • dolum,  
  • gaz basma,
  • sıcaklık testi,
  • kutu altı veya herhangi bir kısmına kodlama,
  • kapak,  
  • koli,
  • palet.

Yalnızca kolilere doldurma işi işçilerce, kapak çakma işi ise bazen işçiler bazen de ürüne uyumlu makinalar veya ikisi tarafından; diğer tüm üretim aşamaları makinalar tarafından gerçekleştiriliyor.

Ürünler kolilere koyulduktan sonra, onları taşıyıcı bant üzerindeki koli kodlama ve etiketten geçirerek paletlere dizerim. Sonra sarmacı, paleti alır sarar sevkiyatçılara hazır hale getirir. Aslında işe alındığım vakit bana palet dizeceksin dediklerinde, işimin kolay olacağını düşünüyordum. Ancak işbaşı yaptığımda fark ettim ki göründüğü gibi işim kolay değil.

Birçoğunuzun izlemiş olduğunu düşündüğüm, izlemediyse de mutlaka izlemesini tavsiye edeceğim “Modern Zamanlar” filmindeki bant sisteminin olduğu sahne; artık hareketler otomatikleşmeye başlamış, makinanın hızına yetişmeye çalışan ve o taşıyıcı bant sisteminin bir parçası haline gelen Charlie Chaplin var ya, işte artık O bendim. Aradan geçen bunca zaman! Ne tuhaf, gülerek izlediğim filmdeydim şimdi. Ürünlere sibop takarken ve kapak çakarken; ürünleri koliye koyarken ve palete dizerken, makinaların bir uzvu gibi çalışırız sanki her birimiz. Hareketlerimiz otomatikleşmiştir artık.

Üretim hatları (istasyonları) operatörlerin sorumluluğunda olduğundan görev dağılımını onlar yapıyor. Tabii, onların üstünde amirler, amirlerin üstünde müdürler, müdürlerin üstünde başka müdürler… ve yüzlerini göremediğimiz patronlar (sanırım onlar bizi görüyorlardır çünkü her tarafta kameralar mevcut). Ve bunların yanında kalite kontrolcüler ile mühendisler. Makina arızalarına ise bakımcı ustalar bakıyor. Sürekli arızalar yaşandığından ustalar her zaman yetişemiyor. İşte o vakit operatör veya orada yetkinleşen işçi arızayı gidermeye çalışıyor. Mühendisler  sürekli ‘nerede bir iyileştirme yapsak da üretim artsa’ diye veyahut nereye bir ek parça yapsak da hatta (istasyonda) işçi sayısını düşürsek diye uğraşıyorlar. Bu uğraşları işe yaradığında ya iş yükümüz artıyor ya da işçi eksilttiklerinde bizlere ekstra işler çıkıp duruyor.

Amirlerimiz ve operatörlerimiz sürekli üretimi artırmaya çalışıyorlar. Bazen başka hatlardan işçi azaltarak yemek ve çay molalarımızda hatları kapatmayıp, dönüşümlü çalıştırılıyoruz. %100’lük bir üretim hedefi konuluyor. Operatörler bu hedefi tutturmak için makinaların hızını arttırıyor veya o hattı kapatmadan dönüşümlü çalıştırıyorlar. Elbette bütün bu yapılanlar her zaman istenilen hedefe ulaşmalarını sağlamıyor çünkü; zaten hızlı bir tempoda çalışıyoruz. Bir de makina hızlandırıldığında iş hepten dayanılmaz yorgunluğa neden oluyor. Bireysel dirençler ve toplu olarak itirazlarda bulununca makinanın hızı azaltılıyor. Ancak operatörler, eğer makina çok arıza vermiş ise ara ara çaktırmadan hızı artırıyor. Tabii ki, makinayı olağan hızının üstünde çalıştırmak çoğu zaman daha çok arızaya sebep verdiği için de istenilen hedef nadir olarak tutturuluyor.

Fabrikada yaklaşık 200 işçi çalışıyor. Bunlardan 170 kadarı üretim, karışım ve depo elemanları iken, geri kalanı ise kalite kontrol ve ofis işçisidir. Kış aylarında üretim azalıyorken, diğer zamanlarda ise üretim artıyor. Buna bağlı olarak işçi alımı veya çıkarma yapılıyor. Bu da sürekli işçi sirkülasyonuna sebep oluyor.

Üretimde kadın işçilerin sayısı ağırlıkta ve aynı şekilde operatörlerin de çoğu kadın. Hatlardaki makinaların ve alanın temizliği  kadın işçiler tarafından yapılıyor. Bir erkeğin temizlik yaptığı çok nadir görülüyor. Paletçiler genelde genç ve erkek işçilerden oluşuyor. Yaş ortalaması 35 ve üstü olmakla birlikte, daha genç işçiler de buraya çalışmaya geliyorlar. Geçici olarak çalışmaya gelen çok sayıda üniversite mezunu oluyor. Çoğu işçi, işe başladıktan sonra ya hemen bırakıyor ya da başka bir iş bulduğunda çıkıyor. Hızlı çalışma temposu ve alınan ücretler başlıca ayrılma sebepleri.

İşe alımlar 6 aylık sözleşmeler ve taşeron firmalar üzerinden oluyor. Çoğu arkadaşımızın sözleşmesi bittiğinde sözleşmesi uzatılmıyor, işten çıkarılıyor. Bazen de alınan ürün siparişlerine göre işe toplu işçi alımları oluyor. Bu siparişlerde bir aksama olduğunda veya teslim tarihi yaklaştığında bu işçi arkadaşların çoğunun işten çıkarılmış olduğunu öğreniyoruz.

Gündüz vardiyası sabah 08.00-18.00, gece vardiyası 18.00-04.00 saatleri arasında iki vardiya ve haftanın beş günü çalışıyoruz. Yarım saat yemek ve onbeşer dakikalık iki çay molamız var. Cumartesi ve pazar günleri tatil günlerimiz ancak, genelde cumartesi günleri mesai yaptırıyorlar. İzin almadan işe gitmemezlik edersek, gitmediğimiz gün ve artı bir gün daha kesiliyor. Aynı şekilde cuma günleri izin almış olsan bile bir gün daha kesiliyor.

Büyük çoğunluğumuz asgari ücret alıyoruz. Kendilerini aristokrat işçi zanneden operatörler ve bakımcılar asgari ücretin üzerinde maaş alıyorlar. Ücretler saat üzerinden hesaplanıyor.

Fabrikaya servislerle gidiyoruz ve ortalama yarım saat önce giriş yapıyoruz. Yemeğimiz fabrikanın mutfağında yapılıyor ve genel olarak da beğenilmiyor. Şikayetler üzerine biraz iyileştirme yapılıyor ancak zamanla eski haline dönüyor yemekler. Bu arada bir aşçımız var; sanırsın ki fabrikanın ortağı, olabildiğince her şeyden kısmaya çalışarak aklınca tasarruf yapıyor.

Vardiyalı çalıştığımız için çoğumuzun uyku düzeni bozuluyor. Bunun yanı sıra yeme, içme, varsa gündelik aktivitelerimiz… Bizlerin sosyal hayatı evle iş arasında sürüp gidiyor. Boş vakitler genelde evde dinlenerek geçiriliyor. Sosyal medyanın da etkisi olsa gerek. Bizim oradan kıraathaneye giden nadirdir. Yalnızca tatil günlerinde dışarıda vakit geçiriliyor.

Burası kimyasal bir fabrika olduğundan, ister istemez bazılarımızın cildinde problemler oluşuyor. Kokudan rahatsızlananlarımız oluyor. Aşırı derecede makina gürültüsü de cabası! Sonucu ise baş ve kulak ağrısı olarak görülüyor. Tabii bunların etkileri hızlıca görülebildiği gibi çok sonradan da çıkabiliyor.

Biraz da yaşanan iş kazalarından bahsedelim. Geçen sene parfüm yapılan bir hatta, dolum esnasında arkadaşlarımızdan birinin gözüne cam şişesinin kopan bir parçası geldi. Neyse ki saplanmamış veya fazla bir zarar vermemişti. Gözle ilgili benzeri birkaç kaza daha yaşandı fakat korkulacak bir şey olmadı.

Normalde gözlüksüz çalışmak yasak ancak bizlere gözlük takmanın önemini yeterince belirtmedikleri için genelde, iş sağlığı ve güvenliği çalışanı geldiğinde gözlükleri takar onlar gittiğinde tekrar çıkarırız. Daha bilinçli işçi arkadaşlar sürekli olmasa da çok tehlikeli alanlarda kendileri gözlük takarlar ve takmayanları da uyarırlar. Birkaç kazada kimyasallar yüzünden ciltte yanmalar, zehirlenmeler, bant makinasına elini sıkıştırmalar ile ufak tefek iş kazaları oldu. Verilen eğitimler sahada yaşananlar açısından yeterli olmayabiliyor. İşte bu yüzden de yeni gelen arkadaşlarımıza alması gereken önlemleri bizler de hatırlatıyoruz genelde.

Fabrikada organize bir birliktelik yok. Birkaç sene önce denenmiş ancak başarılamamış. En önemli sebep işçilerin büyük kısmının taşeron olması, buraya geçici olarak bakmaları ve çoğunun halen sınıf bilinci edinememiş olması. Sebeplerden biri de birçok arkadaşımızın ev ekonomisini geçindiren değil ona katkı yaptığı bir pozisyonda kendisini görüyor olması. Taşeron sistemini kaldırabilirsek veya geriletirsek bu gibi yerlerde kolayca işçi organları kurabiliriz ve daha insani şartlarda çalışma imkanları yaratırız.

Mazhar Süyük

BY:

mazharsuyuk@gmail.com

Fabrika işçisi arkeolog