Hadımköy sanayi bölgesinde, yaklaşık 150 çalışanı olan bir cam fabrikasında teknik çizimci olarak çalışıyorum. Hafta sonu zorunlu mesaileri saymazsak, çift vardiya sistemi ile haftada 5 gün boyunca üretim yapıyoruz.

Üretime dair biraz bilgi verecek olursak; camlar büyük tırlar içinde Isıcam’dan ve Düzce Cam’dan büyük bloklar halinde geliyor. Üretim alanı bölümlere ayrılmış durumda. Camlar ilk olarak sipariş üzerine kesim ustaları ve operatörleri tarafından kesilip rodaj bölümüne devrediliyor. Burada rodajlanan camlar CNC, delik, boya baskı, temper, lamine bölümlerinde işlemleri yapıldıktan sonra en son sevkiyat bölümüne gidiyor.  

Her bölümün vasıfsız çalışanları ve makine operatörleri dışında bir de bölüm sorumlusu oluyor. Vardiya amiri, ofis çalışanları, üretim müdürü, genel müdür ve patronlar, merkezden aşağıya kurulan hiyerarşik bir sistem var.

Bölümlerin günlük olarak yapmakla mükellef olduğu metrekare hedefi sistem üzerinden tutuluyor.  O gün sana biçilen metrekareyi yapmadığın zaman, anında hesap sormaya geliyorlar. Patronlara ve genel müdürlere yaranmak isteyen bölüm sorumluları ve amirler; operatör ve en çok da vasıfsız çalışanlara yeri geldiğinde çok ağır tehdit ve hakaretlerde bulunuyorlar.

Yaratılan bu baskının altında daha çok üretim yapmak için bant hızını artırmak gerekiyor. Makine arkasında cam toplayan işçiler bu bant hızına yetişmek için neredeyse nefes almadan çalışmak zorunda. Makine durmadığı sürece cam toplayan çalışanın durması ve mola vermesi mümkün olmuyor. Adeta o makinenin bir parçası haline dönüşüyor. Ancak makine durunca durabiliyorlar.

Fabrikanın üretim bölümünün girişinde elektronik bir tabela mevcut, burada yaşanılan iş kazaları günlük olarak yazılıyor. Aslında ne kadar yaşandığı değil, gün içinde yaşanmadığı zaman yazılan bir tabela, yaklaşık sekiz aydır burada çalışıyorum ve hiçbir zaman bu tabelanın bir haftayı doldurduğuna şahit olmadım. Hemen hemen her gün işçilerden birisi bir yerleri kesilerek, hastaneye götürülüyor. Formalite icabı yapılan iş güvenliği eğitimleri, işçilerin taktığı koruyucu kolluk, gözlük vs. gibi malzemeler yine de bir fayda sağlamıyor. Lamine bölümünde çalışan işçiler camların arasına konulan pvc artığını falçata bıçağı ile temizliyorlar. Her birinin elleri kesik izleriyle dolu…

Henüz rodaj yapılmayan camlar, işçiler tarafından elle tutularak istiflenmekte. Rodajsız camların kenar kısımları bir bıçak kadar keskin oluyor. Çoğunlukla bu bölümde çalışan işçiler kaza geçiriyorlar. Hayatımızın her alanında karşılaştığımız camların aslında nasıl da işçilerin kanıyla sulandığına burada şahit oldum.

Ayda bir kez yapılan ve sadece ofis çalışanları, amirler ve bölüm sorumlularının katıldığı bir toplantı oluyor. Sadece bu toplantıda patronların yüzünü görebiliyoruz. Ağırlıklı olarak iş ile ilgili mevzular konuşuluyor. Toplantı sonunda patronun; “biz burada bir aileyiz, hepimiz buradan para kazanıyoruz. İşimize dört elle sarılalım. Eğer işe sahiplenirseniz zamanla daha iyi bir yere gelebilirsiniz. Bakın üretim müdürünüz eskiden burada CNC ustasıydı ama şimdi üretim müdürü oldu.” gibi konuşmalara da şahit oldum. Genel olarak işçiler üzerinde olumlu bir etki yaratsa da, bir milyonluk lüks arabasıyla jilet gibi takım elbisesi ile işçilerle aynı ailede olması kadar tezat bir durum yok tabii.

Biz çalışanların çalışma esnasında birbirimizle konuşması bile imkân dâhilinde olmuyor. 15 dakikalık çay molası ve yarım saatlik yemek molalarında ancak bir araya gelebiliyoruz. Zaten yorgunluktan canımız çıkmış bir halde iken molalarda çayımızı alıp bir kenarda soluklanabiliyoruz. Aylardır aynı fabrikada olmamıza rağmen tanımadığım bir sürü insan var. Fabrikada ayrıksı olarak kurulan bu sistem insanın sosyal kişiliğini yok ediyor. Gerçekten bir robot gibi ruhsuz bir hal alıyoruz. Zil sesini duyar duymaz makinelerin bir parçası olup bölümlerimizde yerimizi alıyoruz.

İşten çıkartmak istedikleri işçilerin tazminatını vermemek için kendisinin çıkmasını sağlıyorlar. 3 yıldır tamper ustası olan bir işçiyi, başka bölümlerde ayak işleri, temizlik işleri gibi işlere vererek o insanın kendisinin bırakıp gitmesini sağlıyorlar. Bu verdiğim örnek bizzat tanık olduğum bir örnekti. Buna benzer örnekleri daha eski çalışan işçilerden de duyuyorum. Zaten sendika vs. yok. İşlerine geldiği gibi işçiler üzerinden istediklerini yapıyorlar.

Kapitalist sistemin kar hırsı içinde işçilerin emeğini sonuna kadar sömürdüğünü kuşkusuz somut bir biçimde görüyoruz. Ama bunun yanı sıra yalnızca insan emeği sömürülmüyor. Fabrikalarda kurulan bu sistem biz işçilerin bütün yaşamsal haklarımızı gasp ediyor. Özünde toplumsal ve sosyal olan insan bedeni, bu sistem içerisinde yok olup gidiyor.

İnsanların en temel haklarından biri barınma hakkıdır. Bu hakka sahip olabilmek için bile yıllarca bankalara borçlanıp, kredi çekip bütün ömrümüz boyunca borç ödüyoruz. Bu bütün işçilere nasip olamıyor. Çoğu arkadaşımız bütün ömrü boyunca kira ödüyor. Bu borçları ödemek için de her şeyi göze alıp bu fabrikalarda en kötü koşullarda çalışmak zorunda bırakılıyor. Bir sürü evi olan ve en lüks arabalarla seyahat eden patronun gelip, “biz bir aileyiz” demesi kadar hakaret edici bir durum olamaz sanırım. Hayır, efendim biz aynı aileden değiliz! Bütün hayatımızı sömüren bir sistemin öznesi ile aynı dertleri, aynı sorunları paylaşmıyoruz. Aynı evlerde oturup, aynı yemekleri yemiyoruz. Bizim ellerimiz, bedenimiz, zihnimiz nasırlı çürümüş bir yapıdayken, sizinkiler sıcak sudan soğuk suya değmiyor.

Enver Arğ

BY:

enverarg@gmail.com

Fabrika İşçisi