Gün geçtikçe derinleşen bir krizle ve cevaplanması gereken sorularla karşı karşıyayız. Bu kriz nasıl, hangi koşullarla ortaya çıktı? Ne gibi önlemler alınıyor? Ne tür müdahaleler hangi teknik ve bakışla yapılıyor? Bundan sonra süreç nasıl gelişecek? ‘Salgın sonrası’ belirsizliği neden var ve salgın sonrasında ne olacak? Sorular çok. Anlaşılan o ki; bir soru veya soruna cevap olabilmek için, görünenin ne olduğunu ve nasıl kavrandığını açıklamak gerek. Yani sosyal olan bu olayın cevapları, sosyalliğin nasıl kavrandığı ve üreticisinin kim olduğu anlaşılmadan açıklanamaz.

‘Salgına sosyolojik bakış’ yetmez

Kapitalizmin gelişmesiyle beraber yarattığı tahribatlar, sosyal sorunlar ve krizler; tarihin birçok döneminde de görülmüş, bu dönemde yaşayan birçok düşünür, çözüm olarak, fikirlerini belirtmişlerdir. Sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen Comte, doğa yasaları önünde boyun eğişi yani bilime sarılmasıyla, Durkheim iş bölümü ve dayanışma önerisiyle, kendi döneminde ortaya çıkan krizlerle başa çıkma yöntemleri sunmuştur. Ortaya çıkan her fikir, tarihten bağımsız olamayacağı gibi, tarihteki olaylardan yola çıkarak geliştirilir; bu husus da yol gösterici olabilir. Bugün bir çıkış noktası arıyorsak ne tarihten bağımsız ne de onun çözümleri olabilir. Her dönem, kendi geleceğini belirler. Bugün bu kriz, bizlere salgından sonrasını, geleceği belirleme fırsatı vermektedir. Çünkü krizle görülen o ki; şu an ki toplumsal üretim biçimimiz, bizleri ölüme götürmektedir. Yeni bir yaşamı üretmeliyiz. Uygarlığın farklı dönemlerinin tarihsel karşılaştırmalarının bilimsel bir niteliği varsa, bunlar toplumsal evrime atfedilmelidir. “Anlamak yetmez değiştirmek” gerek sözünü yineleyerek, değiştirmek için yaşanılan durumu aktörleriyle, etken ve edilgen halleriyle kavramak gerek. Teorinin bir gömlek olarak tarihe giydirilmesi birçok sosyolojik analiz için yapılan bir durumdur. Bugün kriz analizi yapılırken, krizin öznesi olan sosyali, nesnel bir biçimde ele alma ve açıklama girişimi, günümüzde de birkaç değişikliğiyle varlığını sürdürüyor. Tıpkı kapitalist sistem gibi insani bilimlerin bile sosyal olanı insansızlaştırdığını görüyoruz.

Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde kurulmuş sosyoloji heyeti ve bilim kurullarının raporlarına baktığımız zaman görülecektir ki; verilerin salt niceliksel yanıyla açıklama yapılmaktadır. “Onlar sayı değil, insan” sözü, eleştirilen durumu biraz açıklayacaktır. İstatistiklerin, toplumsal planlama çabalarının ve bunlara dayalı tahminlerin önemleri yadsınamaz ama bunlar her türlü toplumsal durumun bileşenini, kolektif iradeyi yok saymaktadır. Pozitivist sosyoloji sanayi toplumunda ortaya çıkan eşitsizliklere boyun eğmeyi, Comte’cu kavramla ‘akıllı teslimiyeti’ önermektedir. Bu türden bir sosyoloji dönemin işçi sınıfının rolünü tartışırken, bunu büyük bir problem olarak alacağını, biraz iyileştirmeye çalışacağını ama kendi yaptığı sınıflandırmayı yok etmeden, genel ekonomiyi bozmadan yapacağını belirtmiştir. Ve şimdi de aynısını yapmaktadır.

Sosyal bilim bugün pozitivizmle özdeşleşmiş durumdadır. Oysaki sosyoloji hem eylem hem sistem hem de özneyi bir arada vurgulamalı, çözüm önermeli ve değiştirmelidir. Burada sosyolojik bir bakış geliştirirken, özneyi yok sayan, topluma ve bireye egemen olan nesnel yasalar yerine, belki de sosyolojinin en temel özelliğini geride bırakacak, bir bakış geliştirmek gerekir. Bilgi ve eylem artık iç içe geçmiştir. Salt bir disiplin (felsefe, edebiyat, sosyoloji vb.) ve kurum (ekonomi, sağlık vb.) artık çözüm getirmeyecektir. Toplumsala ilişkin genel işleyiş ve gidişata yön verecek bir “mega teoriye”, praksis’e ihtiyaç vardır. 

Korona salgınında nasıl bir kültürel hegemonya yaratılmaktadır?

McLuhan’nın Küresel Köy’ünü medyadan alıp normal yaşantımıza getirdik. Bugün Çin’de ortaya çıkan bir virüs, hemen yarın kapımıza dayanabilmektedir. Küresel Köy kuramında, köy benzetimi her ne kadar da ‘küçük’ olma halini gösterse de köyün vermiş olduğu doğal ortam itibariyle, kavramın küreselliğini daha çok hissetmekteyiz. Kapitalizmin getirdiği küreselleşme, beraberinde getirdikleriyle, toplumu korkuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Bugün bu korkuları sağlık ve ekonomiyle apaçık olarak görmek mümkün. Küresel salgın anında belirsizlik üzerinden üretilen korku kitleselleşmektedir.

Korku ve güvencesizlik karşılıklı olarak birbirinden beslenmektedir. Her gün yapılan EvdeKal çağrılarına karşılık, evde kalırsak ölürüz sloganı, sessiz çığlıklarla atılıyor. Evden çıkınca korkuyoruz, evde kalınca korkuyoruz! Ciddi anlamda, haberlerle, dizilerle, reklamlarla bir korku bulutu yaratılıp toplumun üstüne salınmış durumda. Korkuyu üretenler, korkmamızla da kendi korkularını saklıyorlar. Korkuyoruz ve başımızdakiler bu korkularımızdan yararlanıp bizi daha çok korkutuyorlar. Ölümden, işsizlikten, açlıktan korkuyoruz. Çünkü korku, bilinci köreltir. Bu korku karşısında, korku üreticileri kendilerini bir kurtarıcı olarak karşımıza çıkarmaktadır. Yoksullar, geçimlerini sağladığını zannettiği sınıfa ve onun temel ayakçılığını yapan aygıta bağımlı hale gelmektedir.  Devlet, bu krizi fırsat bilip sivil toplumun da ortadan kalkmasıyla kendisini kurtarıcı olarak toplumun karşısına koymaktadır. Birey, medyada bu sürecin takipçisi ve düzenleyicisi (gerek tıbbi gerek ekonomik) olarak sadece devleti görmektedir. Kriz süresince Devlet hem bekçi hem doktor olmuş durumda.

Covid-19’un sosyoekonomik yaşantıya yönelttiği tehditler karşısında önlemler yetersiz kalıyor. Etik tartışmasında İtalya’nın bazı hastaları kabul etmediği (yaşlılar yerine gençlere hizmet verdiği) yönünde haberler medyada yankılanmış ve çok tepki görmüştü. Şimdi geldiğimiz noktada sağlık kurumu gibi diğer bir kurum olan ekonomi kurumu da bunun aynısını yapmaktadır. Sistem, üretimin asıl sahiplerinin kaslarından kendilerine ne kadar gerekiyorsa o kadar güç emdiği gibi üreticilerin almış olduğu oksijenin de peşine düşmüş durumdadır. Oksijen tüpünü yoksuldan alınıp yüksek gelirlilere takıldığı aşikar olarak ortadadır.

Geçmiş tarihteki salgınların ölüm oranlarına baktığımızda, yoksul ölümlerinin zengin ölümlerinden kat be kat yüksek olduğu ortaya çıkacaktır. Aynı zaman da ekonomik ve eğitim durumu düşük olan insanların, yöneticilerin koymuş olduğu sağlık kurallarına ve sosyal mesafe kurallarına uyma ihtimalleri daha düşüktür. Kent yapılanmaları, sokak planlamaları ve ev içi mimarileri buna uygun değildir. Salgın, sosyal eşitsizlikleri azdırırken, bu eşitsizliklerden kaynaklı olarak da salgının büyümesi kaçınılmazdır. Hala görmeye devam ettiğimiz bir gerçek vardır ki o da kriz anında uygulanacak iktisadi politikaların, serbest piyasa ekonomisini canlandırma gayreti içinde olduğudur. Mali politikalar yetersizliği görülürken, kemer sıkma politikaları gündemde. Genel sağlık kalitesi, maddi durumun düşmesi ile paralel seyretmektedir; bu gerçek de sosyal eşitsizliği azdırmaktadır.

Kurtarıcımız Proletarya

Pandeminin yarattığı tahribatlar, gün geçtikçe bir bir ortaya çıkmaktadır. Durkheim’cı terminolojiyle, bir ‘anomi’ hali söz konusuyken, insanların Din mefhumuna sarılması kaçınılmazdır. Saint Simon’un Fransız Devrimi sırasında Yeni Hıristiyanlık önerisi, Comte’un da bir din olarak Bilime sarılın çağrısı, günümüz bireyinin içinde bulunduğu durumu; bazılarının dini inançlarına, bazılarının bilime sarılmasını gözler önüne getiriyor.

Bugüne kadar yalnızlaştırılan birey, normal diye adlandırılan zaman diliminde, zamanının neredeyse tamamını tüketime ve üretime harcadığından dolayı, şu zaman diliminde, kendisiyle baş başa kalmaktan çekinip, bağımlı hale geldiği tüketimin de elinden alınmasından dolayı can sıkıntısı çekmektedir. Çünkü yaşamdan edindiği bilgi, üretmek ve karşılığında elde ettiğiyle tüketmek eylemi olunca sınırsız tüketimin sınırlandırılması kendisini kafese sıkışmış hissettirmektedir. Weber’ci ‘Demir Kafes’, zamanın artık rasyonel kullanılmaması itibariyle çözülmeye uğramakta.  Ortaya çıkan bu tablo, bireysel değil toplumsal bir sorundur. Onu her daim kutsayan ve sınırsız yaşama inandıran modernite içinde, zaten yalnızlaşan birey, kendisini tüketime bırakırken, doğasına yabancılaşmıştır. Tüketimin üretime bağlılığı, üretimin, yaşamın kaynağı olduğu gerçekliği, kriz anında yüze çarpmış durumda; üstüne örtülmüş bütün manipülasyonları bertaraf etmiş, bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Üretimin devamı, uygun koşulların yaratılmasına bağlıdır. Yapılan her eleştiri, üretimin durdurulmasını önermemektedir; üretimin asıl sahiplerini hem tanımanın hem hak ettikleri yere taşımanın hem de haklarını geri almak içindir. Üretenler, toplumsal yaşamın asıl kaynağıdırlar. Sosyolojinin şimdi yapması gereken, toplumsal yaşamın üreticisini parmaklarla gösterip; onun üzerinde durmaktır. Sosyal kriz, sağlık krizi ve ekonomik krizin bize gösterdiği şu ki; toplumsal yaşamın üreticisi, Proletaryadır! Birçok tarafın sınıfı yok saydığı dönemden; Siyasi iktidar, Irk, Toplumsal Cinsiyet veya Ekonomik yapının davranış kuralları ve yanında toplumun birçok tarafına değil de Sınıf’a vurgu, yani “Neden sınıfsal bakmalıyız” sorusu, tam da kriz anında kendine cevap veriyor.

Kapitalizm kriz yaratır

İnsanlık, tarih boyunca birçok yaşam biçimi, yönetim şekli ve toplumsal yapıyı deneyimlemiş; yaratmış olduğu, karşılaştığı zorluklar ve çelişkiler itibariyle değişime ayak uydurmuştur. İçinde bulunduğumuz gün itibariyle görüyoruz ki bu toplumsal yapı hem kendi kaderini yeniden tayin etme zamanına gelmiş bulunmakta hem de yarattığı tahribatı çok geçmeden önlemek zorundadır. Makro düzeyde, sistemin tahribatları, içinde bulundurduğu her bir ferdinden ne bağımsız ne de onun dışında gelişmektedir. Örgütlendiği siyasal yapılar, yaşam biçimleri, onu bugünkü yaşanılan durumun sorumlusu olarak karşımıza çıkarmaktadır. Nasıl bir ülkede yönetim artık bir şeyi devam ettirmediğinde değişimi ön koşuluyorsa, söz gelimi geniş anlamda dünyayı bir ülke olarak düşündüğümüzde, yaşadığımız çıkmaz da uygulanan politikaların eseridir ve değişim elzemdir.

Bugün gördüğümüz gibi Kapitalist sistemin insan üzerindeki tahakkümü ve onun beraberinde getirdiği, insanın doğa üzerindeki tahribatın sonucuyla karşılaşmaktayız. Birkaç komplo teorilerin yanı sıra birileri tarafından salınan bir salgın olarak günü değerlendirmek, tam da sistemin bize dayatılan düşüncesiyle ilintilidir. Her zaman biri veya birileri tarafından yapılacakmış gibi ve “sistem mükemmel, bunu sekteye uğratanlar var” mantığıyla eşdeğerdir. Büyük resmi görmemiz önünde büyük bir manipüledir. Kapitalizm, salgının nihai üreticisi olmasa da sorumlusudur.

Mehmet Arsimet

BY:

melsasophia.16@gmail.com

Sosyoloji Öğrencisi - Barista