Bir soğuk yel eser üşür ölüm, ölüm bile

Anlatır akan kanı beyaz sesiyle…”   

Zihnimin içinde yankılanıyor Ahmet Kaya’nın sesi. Hava göründüğünden de soğuk…

Gece mesaiye kalmışım zaten, eve gelişim gece onbiri bulmuş. Gözümü kaynak almayaydı iyiydi. Çeken bilir, lanet bir sızısı var, gözlerine bir şeyler batıyor insanın. Göz kapaklarının üzerine patates veya çay koyup ancak uyuyabiliyorsun.

Güneşin doğuşunu görme şansın da yok…

Zifiri karanlık ve kuru ayazda yola çıkmak zorundasın, başka alternatifin de yok. Serviste uyuklayanlar, poğaça yiyenler…

Girişte kart okuturken; “Akşam olsa da gitsek!” diyen birinin akşamı nasıl ettiğini bir düşünsenize…

Her anı ızdırap, her anı geçmek ve bitmek bilmeyen bir çalışma süreci.

Kısa bir süreliğine de olsa temizdim oysa ki! Şimdi sadece kirli değil, aynı zamanda buz gibi olan tulumu giymek zorundayım.

Sigaram ağzımda, ellerimde takımlar çıkıyorum gemiye. Kaynak motorları çalışmaya başlıyor ve ardından raspacılar, montajcılar, taşlama yapanlar orkestradaki yerini alıyor. 

Akşamı etmek öyle sanıldığı kadar kolay değil. Günü bir yarış misali etaplara bölmek zorundasın. Sigara molaları küçük etaplar ama öğlen yemeği öyle mi! İlk önemli etap. Montaj ustasıysan; analitik bir zekan olmalı, hesap kitap var, üzerine düşünmen gereken bir proje misali ve de sürekli hareketlisin. Oysa kaynak ustasıysan; saatlerce hareketsiz, milim milim ilerleyen bir sürecin parçasısın ve öyle sevdalara, düşüncelere dalıp gitme şansın yok. Daldığın anda kaynak hizan kaçıverir ve işin mahvolur.

Daha da önemlisi ölüm kol gezdiği için ayık olmak zorundasın. Senden bağımsız bir vinç kopup gelebilir, caraskalın zinciri sana doğru fırlayabilir, gaz kaçağı olabilir veya yangın çıkabilir.

Tersanedeki ilk günlerimde dokunduğum her yerde ya kızgın demir canımı yaktığı için veyahut da elektrik kaçaklarından ufak tefek çarpmalar olduğu için; “Ayyhhh, offffff!” diye çığlık attığımda diğer çalışma arkadaşlarım güldüğünde ne kadar kolay bir hayatın içinden geldiğimi anlıyordum. Oysa o kadar steril bir hayatın içinden değil de yine bir emekçi ailenin çocuğu olarak başlamıştım tersaneye. Ancak burası sadece çalıştığın ve yorulduğun bir yer değil aynı zamanda sınandığın ve ölmemek için çabaladığın bir cehennem.

Yazın ortasında kışlık tulumlarla girdiğim o daracık bölmenin montajını yapabilmek için oksijen tabancasıyla demiri erittiğimde tulumdan çıkan su gibi teri gördüğümde bir daha asla sıcaktan bunalmayacağıma and içtiğimi asla unutmuyorum.

burası dördüncü koğuştur benim abim

bak camları yoktur kırıktır

ne bacası tüter ne de sobası

her neyse benim abim

ver bir cigara zuladan yanalım

Tersanedeki çalışma koşullarını anlatır mısın dediklerinde zihnimde ilk canlanan Yılmaz Güney’in Duvar Filmi’ndeki işte bu sahne olmuştu.

Yeri gelmişken kadrolu değil taşeron işçisi olduğumu belirtmiş olayım benim abim…

Öğlen yemeği sorun değil de yemekhanenin tuvaletlerle bitişik olması nedeniyle afedersiniz bok kokusunun içinde yiyor olmanın bizlere biçilen değeri en azından gösterdiğini düşünüyorum. Daha vahimi ise kadrolu işçilerin ayrı bir yemekhanede yemek için imza toplaması. Bir yerde okumuştum işçi aristokrasisi diye bir kavram vardı; tam olarak bunu tarifliyor olmalı.

Hızlıca yenen yemeğin ardından, tersane içinde bulabildiğin bir yerde kalan zamanı uyuyarak geçirmek gibisi yok sanırım.

En ilginci ise Cuma Namazı için binlerce işçinin tersaneden çıktığını gördüğümde yaşadığım şaşkınlıktı. Bunun neresi ilginç diyebilirsiniz. Köylü kurnazı olan çalışma arkadaşlarımızın çoğunun sırf öğle tatilini uzatmak için Cuma diye etraftaki kahvehanelere gidip kağıt oynadığını öğrendiğimde çok güldüm açıkçası.

Öğlen arasından sonra insanın üzerine çöken ağırlık ve paydos denilen o saatin bir türlü gelmek bilmeyişi ızdırabın daha da artmasına neden oluyor. Yanında, yörende fırlama ustalar varsa yaşadın. Özellikle Kürt işçilerin espri anlayışı inanılmaz kaliteli olduğu için çalışma koşullarını bir nebze olsun çekilir hale getirebiliyor.

Tam paydos saatine yaklaşırken beyaz baretiyle ustabaşı veya taşeron beliriveriyor güvertede. Tersane işçisinin sınandığı bir an daha. Eğer ki iki saat daha çalışırsan yarım yevmiye, dört saati bulursa tam yevmiye daha ödeyeceğini söylüyor. Düşünün ki 10 saate katlanmışsın ve 4 saat daha çalışırsan aynı miktarda ücret alacaksın. Bir tarafta yorgunluk, eve ulaşıp banyo yapma arzusu, diğer yanda ise bir yevmiye. Kaldı ki; taşeronda çalışanlar bilir, mesaiye kalmayan ustalar gözden düşer, tercih edilmez, surat yapılır, işlerin yetişmesine mani olarak görülür. Bütün bu etkenleri yan yana koyduğumuzda teklifi kabul ettiğimizi yazdığımda şaşırmayacağınıza eminim.

Allah’tan ki fazla mesaiye kaldığında başında beyaz baretli kimse kalmıyor, daha bir “biz bize” hali hakim. Yeri gelmişken bir olaya değineyim; yine böyle mesaiye kaldığımız bir akşam, gelenekseldir, bir usta yardımcısına para verir ve kola almaya gönderir. Benim gönderdiğim yardımcı genç bir Kürt idi ve plastik bardak için kişileri sayarken baktım Urfalı Arapları saymıyor. Çok sinirlendim ve neden saymadığımı sorduğumda,“Onlara da mı alacağız” deyiverdi. Yurtsever olduğunu bildiğim bu gencin hem de ezilen bir ırktan olduğunu bildiğim için öfkem daha da artmıştı ve nedenini sorduğumda Urfalı Arapların diğer işçilerin yarı fiyatına çalışarak piyasayı kırdığını ve işçi ücretlerini düşürdüğünü anlattı. İşçi hakları açısından haklı görünse bile ırkçı bir yaklaşımdı bu ve şimdilerde benzeri yaklaşım yerini Suriyeli veya Afganlara bırakmaya başladı.

İşte böyle böyle etaplar tamamlandıktan sonra henüz bir iş cinayetine kurban gitmediysen evin yolunu tuttuğunda saat on buçuğu gösteriyor. Ertesi günü anlatmama gerek yok sanırım, çünkü aynısı…

Unutmayın, bizlerin gizli yaraları var, borçları var, ızdırap dolu çalışma koşulları var ve daha da ötesi çalışırken ölmemek gibi bir temel kaygısı var.

Bu havzada örgütlenmek gibi bir derdi olanların bu anlatılan hikayeyi bilmeden yapabileceği şeyler sınırlı. Hani Romalı şair Horace diyordu ya; “Anlatılan senin hikayendir” ve Karl Marks da çok seviyordu ya bu sözü, benim anlattığım da hepimizin hikayesi ve hepimiz için…

Muhammed Coşkun

BY:

muhammed.coskun036@gmail.com

Tersanede Kaynak Ustası