1. İnsan Evrimine Dair Genel Düşünceler

İnsan evrimi oldukça komplike ve bazen anlaşılması zor bir süreçtir. Neden komplikedir? Çünkü neredeyse 7-8 milyon yıllık bir süreçte Dünya’nın farklı bölgelerinde, farklı iklim koşullarında birçok farklı koşul altında gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra anlaşılması zor bir süreç olmasının en büyük nedeni de bu komplike olaylardır. İnsan evriminde iklimsel değişimleri ve bunların dönemlerini görmezden gelirsek evrimsel süreci anlama noktasında fazlasıyla güçlük çekeriz. Bunun dışında taş aletler, ateş, et tüketimi, avlanma, leşçilik, dik yürüme vb. konuları da insan evriminden bağımsız düşünemeyiz. Ancak bu konuların kendi içlerinde de yani türe özgü farklılıklarını da çok iyi bilmek gerekmektedir. Özetle insan evrimi oldukça komplike, birçok sürecin aynı anda yada farklı zaman aralıklarında birbiriyle etkileşimi sayesinde ortaya çıkmıştır. Bizler bu yazı sürecinde bu noktaları aydınlatmaya, insan evrimindeki bütün noktaları anlatarak, okurlarımızın anlamalarını sağlamaya çalışacağız.

Bilindiği üzere uzun süredir tartışmalı olan konulardan biri de (aslında evrim karşıtlarının suyu bulandırma girişimlerinden birisidir) insan-maymun ilişkisidir. Bu konuya bu kadar takılmış olmalarının sebebi en başta Darwin ve Huxley ikilisinin insanın en yakın akrabasının kuyruksuz iri maymunlar olduğunu belirtmiş olmasıdır. Bu o dönem için oldukça sansasyonel bir durumdur. Çünkü bilimde dahi insanı merkeze alan fikirler popülerdir. Bu noktada böyle aykırı bir görüş insanın doğanın merkezinde yer aldığı fikrine karşıt olmakla beraber insanı ‘aşağılayan’ bir durumdur. Çünkü ‘maymun’ olarak genelleştirilmiş canlılar geri kalmış, ilkel ve en önemlisi ise ‘hayvandır’. İnsanın bir hayvan olduğu düşüncesi hala birçok kesim tarafından kabul görmemektedir. Elbette bunun altında yatan temel unsur dini öğretilerin dünyanın ve hayvanların insanlar için yaratıldığı fikrini dayatmasıdır. Darwin ve Huxley ikilisinin bu görüşü o dönem büyük bir çığır açmakla beraber sonra biz Antropologlar tarafından kabul edilmiştir. Bu akraba fikrinin geldiği nokta kesinlikle hem canlı hem iskelet üzerinden yapılmış morfolojik yorumlardır. Hala günümüzde de devam eden (ve daha iyi hale gelen) morfolojik yorumlar insan evriminde oldukça önemlidir. Özellikle genetik biliminin yeni yeni gelişmeye başlaması bunu zorunlu kılmıştır. Elbette morfolojik yorumlamalar bazen hatalı bazen kişisel olabilir. Bu durum her ne kadar kötü dursa da morfolojik yorumlar sayesinde insan evriminde çok temel ve sağlam bilgiler elde ettik. Örneğin insan evriminde hangi türlerin dik yürüdüğünü ve daha önemlisi ‘ne kadar’ dik yürüdüğünü, el morfolojisinin alet kullanımına ne kadar destek olduğunu, dişlerin morfolojisinin diyetleri göstermesi vb. durumları bu sayede öğrenmiş olduk.

Günümüzde morfoloji ile en temel sorunlardan biri keşfedilen her fosilin farklı bir morfolojik özelliğinden yeni bir tür olarak atfedilmesidir. Sorulması gereken soru şudur; yeni bir tür için gereken özellikler nelerdir? Farklı morfolojik özellikler yeni bir tür tanımı için yeterli midir? Bu konu Antropoloji içerisinde oldukça tartışmalıdır. Antropoloji’de birçok isim yeni fosilleri yeni bir tür olarak atfetme eğilimine girer. Bunun bir çok nedeni bulunur. Yeni bir tür keşfetmek bilim camiasında bir başarıdır ve unvan kazandırır. Örneğin Leakey ailesi yıllardır fosil avcılığı yaparlar ve birçok yeni türe öncülük etmiştir. Bu onların bilim camiası içerisinde daha çok tanınmasına neden olmuş olması muhtemeldir. Ancak genetik biliminin gelişimi ile artık her yeni fosile yeni bir tür atfetmesi azalacaktır. Bunun en net örneği ise Denisovan insanlarına ait bulunan bir parmak ve diş kemiğinden elde edilen DNA ile bu insanın ait olduğu türün yeni bir tür olduğu kanıtlanmıştır. Genetik bilimi olmasaydı eğer bu fosilin yeni bir tür olup olmadığı asla bilinemeyecek ve yeni fosillerin bulunması beklenecekti. Ancak burada başka bir sorun ise, DNA elde edimidir. DNA’nın korunması oldukça zor bir materyal olması nedeniyle kolay elde edilemez. Ancak gelişen teknolojiler ile bu biraz daha kolaylaşacak, tür tanımları ve türler yeniden değerlendirmesi yapılacaktır.

2. İnsanın İnsan Olma Sürecindeki Temel Noktalar

Biz Antropologlar, insan evriminde günümüze değin gelen süreçte birtakım noktalar önem veririz. Bu noktalar bizim günümüz insanına gelen sürecin nasıl gerçekleştiğini anlamamızı sağlamaktadır. İnsanı insan yapan özellikler olarak dik yürüme (bundan sonra bipedalizm olarak ifade edilecektir), alet kullanımı, ateşin keşfi ve kullanımının yaygınlaşması, ebeveyn bakımı ve uzun süren çocukluk sayılabilir. Bunun dışında diyetin değişmesi ile dişler gerçekleşen değişiklerde bunlara ek olarak sayılabilir.

Bipedalizm insanın insan olma sürecindeki en önemli adımlardan biridir. Bipedalizm yada dik yürüme en basit anlamıyla insansı türlerin ağaçtan inip yada yarı ağaç yarı yer yaşamına adapte olurken geçirdikleri morfolojik değişikliktir. Bu değişiklik insan morfolojisinde birçok değişikliği de beraberinde getirmiştir. Dik yürümenin hem avantajları hem de dezavantajları bulunur. Kaldı ki muhtemelen bu yüzden direkt bir dik yürüme gerçekleşmedi. Neredeyse 7 milyon yıllık bu süreçte insansılar birden dik yürümeye başlamamıştır. Öncelikle hem yer hem ağaç yaşamı devam etmiş ve bu sayede kendilerini birtakım tehlikelerden korumuşturlar. İnsanında yer aldığı primatlar yırtıcılar için oldukça basit avlardır. Dik yürüme özellikle savanalarda insanlar için büyük bir tehlike arz etmektedir. Ancak bununla beraber daha ileriyi görme, daha çok şey taşıma gibi birçok avantajı da bulunur. Bu noktada bipedalizmin neden ortaya çıktığı tartışmalıdır. Tartışmalar bir yana dik yürümenin birçok avantajı olduğu nettir. En net avantajın dik yürümenin güneşten gelen radyasyonun dört ayaklı canlılara göre %60 daha az maruz kalmamızı sağlamış olmasıdır.

Son olarak, aşağıdaki türlerin bipedal olduklarından bahsedeceğiz. Ancak şimdiden uyarmanın faydası var, bipedal yürümek demek günümüz insanı gibi bir dik yürümeyi ifade etmiyor. Dik yürüme bir süreçtir ve günümüzde de devam etmektedir. Özellikle Homo erectus türüne kadar hem ağaç yaşamı hem dik yürüme devam etmiştir. Homo erectus ile ağaç yaşamı terk edilmiş ve tamamen dik yürümeye adapte olmuştur. Morfolojik kanıtlar ise bu türün bile insan kadar dik yürümediğini göstermektedir.

Alet kullanımı da bipedalizm kadar önemli bir atılımdır. Alet kullanımı genellikle taşlar ile ilişkilendirir. Bunun en temel sebebi de taşın madde olarak diğer hammaddelere göre daha günümüze ulaşılabilir olmasıdır. Muhtemelen insan evrimindeki türler taş hammaddesi dışında tahta, kemik vb. aletler kullanmışlardır. Ancak bunların günümüze gelme şansı taş aletlere göre daha az ya da hiç yoktur. Bu yüzden genel olarak taş aletlerden gideceğiz. Ancak bundan önce Raymon Dart tarafından 1924 yılında ortaya atılan osteodontokeratik kültürden bahsetmek gerekiyor. Dart’a göre bu kültürü destekleyen kanıtlar ilk olarak Australopithecus garhi’nin keşfedildiği katmanda ele geçirilmiştir. Bu katmanda kemik, boynuz ve dişlerden oluşan ‘aletler’ bulunmuştur. Bu hipotez hala tartışmalıdır ama birçok antropolog ve arkeolog ağaçtan yapılmış aletlerin olabileceğini ama bunların günümüze kadar gelemeyeceğini ifade eder.

Alet kullanımı geçmişten günümüze daha sofistike bir hale gelerek çeşitlenmiştir. Alet kullanımının insanın hem avlanmasında, hem bu avları (yada leşçilik ile elde ettiği ürünü) işleme ya da topraktan kök bitki çıkarma noktasında büyük yardımı olmuştur. En eski taş aletlerin uzun süre 2.5 milyon civarında ortaya çıktığı düşünülmekteydi. Ancak yeni bulgular sayesinde Kenya, Turkana Gölü kazılarında bulunan taş aletler 3.3 milyon yıl öncesine tarihlendirilmiştir. Bu keşif ile beraber uzun süreler taş alet kullanımının Homo genusuna ait olduğu fikri de yara almış durumdadır.

Taş aletleri konusunda burada kısaca bilgiler vereceğiz. Çünkü bütün taş aletlerini detaylı bir vaziyette anlatmak çok yer alacaktır. Taş alet teknolojileri temelde beş kategoriye ayrılmaktadır. Bunlar şöyledir; Oldovan (kıyım, doğrama) Aletleri, Aşölyen (el baltası) Aletleri, Çekirdek (Levallois) Aletler, Kanatlı Aletler ve Mikrolit Aletlerdir. Bu aletler ‘en basit’ anlatım ile daha kaba yapılı aletlerden daha narin ve ince işçilik gerektiren hale evrimleşmiştir. Bu hem insanın evrimindeki bilişsel gelişimi de kanıtlar niteliktedir. En eski taş alet kültürü olarak uzun süre kabul edilen Oldovan Aletleri adını bulunduğu Tanzanya, Olduvai George bölgesinden almaktadır. Elbette yukarıda bahsettiğimiz yeni keşifler muhtemelen Oldovan’ın en eski kültür olduğu fikrini değiştirmektedir. Ancak şunu da belirtmek lazım ki yeni keşfedilen bulguların da Oldovan Kültürüne ait olduğuna dair görüşler bulunur (Harmand, 2015). Oldovan kültürü de içerisinde üçe ayrılır. Oldovan Öncesi, Klasik Oldovan ve Gelişmiş Oldovan olarak üçe ayrılan bu kültür farklı bölgelerde farklı zaman aralıklarında bulunmuştur. Örneğin, Afrika’da Plio-Pleistosen’e kadar uzanırken, Doğu Asya’da Geç Pleistosen’e kadar uzanabilir. Peki Oldovan ne işe yarıyordu? Bunu taşlardan elde edilen veriler neticesinde, yiyecekleri ezme, parçalama veya ayırma gibi işlemlerden geçirilmesi için kullanılmıştır. Ayrıca taşlarla aynı ortamlarda bulunan fosil kemiklerden sayesinde taşların kemiklerin kırılıp iliklerini çıkarma işlemlerinde de kullanıldığı görülmektedir. Bu taş aletlerin ilk olarak hangi tür tarafından kullanıldığı da tartışmalıdır. Uzun yıllar Homo habilis tarafından kullanıldığı düşünülmüştür. Ancak son dönem keşifleri bunun hatalı olduğunu ve Homo habilis’ten daha önce yaşamış bir türün (Australopithecus afarensis) bu aletleri kullandığını göstermiştir. Son olarak Oldovan Taş Alet teknolojilerinin hangi bölgelerde şu ana kadar keşfedildiğini aşağıdaki haritan görebilirsiniz.

Aşölyen Kültürü ise ilk olarak Fransa’daki Saint Achuel mağarasında bulunmuş ve uzun süreler sadece Avrupa’ya özgü bir alet kültürü olarak benimsenmiştir. Ancak Aşölyen kültürü sadece Avrupa’ya özgü değildir. Bu aletler 1.8 milyon ila 1.5 milyon yıl civarlarında Afrika’da da kullanılmıştır. Bunun dışında Avrupa ve Asya’nın farklı bölgelerinde de ele geçirilmiştir. Aşölyen kültürü temelde büyük taşların iki yüzeyden yongalanması ve bu yongalama esnasında arta kalan parçaların düzeltilerek kullanılmasıdır. Aşölyen’e iki yüzlü el baltası ismi de verilebilir. Oldovan’a göre daha simetrik, yassı ve iyi şekilde düzeltilmişlerdir. Aletlerin genel olarak Alt Paleolitik dönem boyunca Homo erectus insanları tarafından kullanıldığını söyleyebiliriz. Aşölyen Aletleri ile hayvanların parçalanmasında, derilerin sıyrılmasında, kesme ve doğrama işlerinde, ağaç işçiliğinde, sebze ve meyve hazırlanması gibi birçok görevde kullanılmıştır. Oldovan’a göre daha fazla ince işçilik gerektirdiği için bilişsel yeteneklerin bu aletleri kullanan insanlarda daha fazla olduğu söylenebilir.

Levallois (Bazı kaynaklarda Musteryen olarak bilinir) taş aletleri Aşölyen’e göre daha çok genişleyip ve gelişip daha fazla alet içeren bir kültürdür. Bu kültürde işe göre odaklanmış aletler görülebilir. Örneğin avcılık için özel uçların üretilmesi gibi. Bu kültürler beraber iş bölümlerinin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu da daha sosyal grupların varlığına işarettir.

Kanatlı aletler anatomik açıdan modern insanla ilişkilendirilen bir kültürdür. Üst ve Orta Paleolitik kültürlerine benzer. Onlardan farklı olarak daha karmaşık yapı sergiler. Bunun yanı sıra dilgi ismi verilen teknoloji daha yaygındır. Son evre ise Mikrolit aletler, Paleolitik Çağ’ın son dönemleri olan 30 binli yıllarda görülür. Son olarak taş aletlerin insanın evriminde önemini şöyle özetleyebiliriz; eğer taş aletler olmasaydı muhtemelen günümüz insanı da var olmayacaktı. Hayatta kalmamızı bu taş aletleri bazen tıpkı keskin ve büyük kesici dişlere sahip yırtıcılar gibi kullandığı gibi bir organımız, parçamız olarak kullanmamıza borçluyuz. Bunun yanı sıra insan evriminde taş aletlerin bilişsel ve sosyal gelişime de katkısı olduğu söylenebilir.

Ateşin kullanımının insan evrimi açısından birçok faydası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Öncellikle ateşin keşfi ile etin tüketimi kolaylaşmış ve sindirim noktasında daha az sıkıntı çekilmiştir. Bununla beraber midenin ufalıp beynin büyüdüğünü ifade edebiliriz. Ateşin keşfinin başka bir yararı ise aydınlıktır. Mağara yaşamının olduğu dönemlerde ateş sayesinde sosyal yaşantının yavaş yavaş kendini göstermeye başladığını söyleyebiliriz. Elbette hem ısınma, hem ışık hem de karanlıkla mücadele konusunda çok yararlı olduğu kesindir. Ateşin ne zaman keşfedildiği tartışmalı bir konudur. Kesin kanıtlar en geç 800.000 ila 1 milyon yılları civarında Homo erectus insanları tarafından kullanıldığını göstermektedir. Ateşin kontrollü olarak kullanıldığına dair kanıtlar Güney Afrika’daki Wondeweck mağarası ve Pekin’deki Zukudiyan mağarasında bulunmuştur. Ateşin kontrolsüz olarak kullanılmış olabileceği düşüncesinde de tarihler 1.5 milyon yıllara kadar geri gider. Yine Homo erectus insanlarına ait olan bu kanıtlar Doğu Afrika’daki Koobi Fora ve 100.000 yıl sonrasına tarihlendirilen Chesonwanja’da keşfedilmiştir.

Ebeveyn bakımı ve uzun bir çocuk dönemi neyi ifade ediyor? Uzun süreli ebevyn bakımı ve bunun giderek artması insan yavrularının hayatta kalma şanslarını artırarak onları hayata daha iyi hazırlamıştır. Örneğin bir at yavrusu doğduktan hemen sonra ayağa kalkar ve yaşama tutunur. Ancak primatlar özelinde bu durum çok kolay değildir. Kısa yada uzun belirli bir süre anne yavrusuna bakmak zorundadır. Şempanzeler gibi primatlarda yavrular annelerin sırtına yapışır ve oradan ayrılmazlar. İnsanda ise bu süreç daha uzundur. Özellikle daimi dişlerin ortaya çıkışına kadar katı bir bakım süreci gerçekleşir. Çünkü gıdaların tüketilmesi, yürüme, kendini koruma vb. durumlardan yoksundur. Bu süreçlerin gerçekleşmesiyle insan yavrularının hayatta kalma şansı artmıştır.

3. İnsan Evrimindeki Temel Terimler

Burada anlatılacak olan insan evrimindeki bazı noktaların anlaşılamamasından dolayıdır. Örneğin, Hominoid, Hominid, Hominin oldukça anlaşılması güç terimlerdir. Bunun dışında İngilizcesi Ape olan ve Türkçe’ye “kuyruksuz büyük maymun” kavramı da oldukça anlaşılması güç bir kavramdır.

Doğal seçilim nedir?

Hayatta kalabilen veya daha kolay kalabilen bir canlı, üreyebilecek ve yavrularına kendi genetik materyalinin yarısını (mayoz bölünme) aktarabilecektir. Eşinden de, tamamen aynı şekilde ama farklı bir içerikteki bir yarım gen seti yavruya gider (aşağıdaki görselde bu durum gösterilmektedir). Bu yarıların içerisinde, kendisini doğaya karşı avantajlı kılan genlerin bulunma ihtimali de yüksektir. Bu sayede, her yavru, annesinden bir set gen, babasından bir set gen alır. Bunların toplamının yarattığı çeşitlilik, eğer yavrunun ortama daha adapte olmasını sağlayıcı ise, yavru daha kolay hayatta kalır, büyür ve ürer. Bunun sonucunda, kendisini daha avantajlı kılan kombinasyonun yarısını yavrularına aktarır. Doğal Seçilim, bu şekilde, sürekli olarak, nesillere ait bireyleri eler veya “kayırır”.

Seksüel seçilim nedir?

Seksüel seçilim literatürde cinsel seçilim olarak da bilinmektedir. Evrim Kuramı’nın temel mekanizmaları arasında yer alan cinsel seçilim, en basit haliyle, rastgele olmayan çiftleşmedir. Darwin uzun çalışmaları sonucunda canlıların sadece hayatta kalma üzerine başarılı olmalarının bir anlam ifade etmediğini ve ortada bir üreme başarısının olması gerektiğini ortaya koymuştur. Canlıların üreme başarıları, onların genlerinin bir sonraki nesillere aktarımı anlamına gelmektedir. Bazı genlerin ortaya çıkardığı dış özellikler ve davranışlar, karşı cinsi daha fazla çekiyorsa, bu genlere sahip bireylerin üreme başarıları daha iyi olacaktır. Buna en güzel ve popüler örneklerden biri tavus kuşlarıdır. Erkek tavus kuşlarının devasa gösterişli kuyrukları onların dişi tavus kuşları tarafından seçilmesini sağlamaktadır. Bu sayede daha gösterişli kuyruklara sahip olanlar üremeye ve onların bunu sağlayan genleri de bir sonraki kuşağa geçmeye devam edecektir. Ancak burada doğal seçilim ile cinsel seçilim arasında bir gerilim olduğunu ifade etmeliyiz. Örneğin tavus kuşlarının görkemli kuyruklara sahip olması onların daha kolay av konumuna getirir. Bu sebeple bu iki yasa birbirini sürekli kısıtlar. Bu gerilim bir kontrol noktası gibidir.

Allopetrik türleşme

Doğa, sürekli olarak değişir. Kıtalar hareket eder, mevsimler değişir, rüzgar ve akıntılar yön değiştirir, kuraklık gözlenir ve daha binlerce değişken, etrafımızda sürekli olarak değişir. Bu değişimler sırasında, belirli bölgelerde yaşayan canlılar birbirlerinden ayrı düşebilirler veya bir tür içerisindeki canlılardan bazıları başka bölgelere göç etmek zorunda kalırken, bir kısmı halihazırda var oldukları bölgede kalabilirler.

Birbirinden ayrılan bu popülasyonlar, farklı seçilim baskıları etkisinde, nesiller boyu kendi içlerinde ama birbirleriyle çiftleşemeyecek şekilde ürerler ve yaşamlarını sürdürürler. İlk ortamdan, yeni ve kurak ortama geçen canlılar üzerinde yukarıda bahsettiğimiz gibi yoğun bir seçilim baskısı oluşur ve sürekli olarak popülasyonda belirli bireyler avantajlı konumda olur ve seçilirler. Diğerleri ise elenirler. Nesiller boyu bu seçilim devam eder ve yeni ortamdaki fareler, yavaş yavaş o ortama daha fazla adapte olacak şekilde (daha doğrusu daha fazla adapte olanların seçilmesi sonucu) farklılaşırlar.

Yeni ortama geçen popülasyon, sadece morfolojik özellikler açısından farklılaşmazlar. Bir diğer hatalı algılanan nokta da budur. Daha önceki yazılarımızda da paylaşmıştık, bir ayının daha güçlü pençeler geliştirmesi (daha doğrusu daha güçlü pençeli olan ayıların seçilerek hayatta kalması) sadece pençe yapısını morfolojik olarak ilgilendiren bir değişim değildir. Bu değişim dahilinde, kemikler, kaslar ve tendonlar yeniden düzenlenmesi gerekir (daha doğrusu en uygun düzenlemelere sahip olan bireyler avantajlı olurlar ve seçilirler), bu pençeyi besleyen damarlar ve sinirler değişir ve gelişir, hatta gerekirse beynin bu yeni pençeyi kontrol edebilmek için daha da gelişmesi gerekir. Hatta bu gelişimler dahilinde (başka organları ele alırsak) bazı organların yerlerinin değişmesi veya daha farklı biçimlere bürünmesi gerekebilir. Yani bir değişim, zincirleme olarak pek çok değişimi beraberinde getirir.

4. Türler

4.1. Sahelanthropus tchandensis

Batı Afrika’da Çad isimli bölgede bulunmuş olan bu fosil yaklaşık olarak 6 ila 7 milyon yıl öncesine tarihlendirilir. Muhtemel şempanze-insan ayrımında insan koluna giden çizgiyi temsil eder. İnsan soy ağacında şuana kadar bilinen eski türdür. Genel anatomik bakımın dik yürümesi ve küçük köpek dişleri insana benzer özelliklerdir. Ancak bazı özellikleri de ape benzeridir. Küçük beyin hacimleri, eğilimli yüz yapıları, belirgin kaş çıkıntıları, ince uzun kafatası kuyruksuz iri maymunlara benzeyen özelliklerindendir. Bu türe ait sadece kafatası parçaları bulunmuş olması onun hakkında detaylı bilgi sahibi olmamızı engellemektedir. Ancak kafatası parçalarındaki foramen magnum bölgesinin konumu bize onların dik yürüdüğünü göstermeye yetmektedir. Muhtemelen çoğunlukla bitkisel besinlerle beslenmiştir. Yaprak, meyve, tohum, kök kabuklu yiyecekler ve böcekler ile beslendiklerini diğer öncül insanları baz alarak söyleyebiliriz.

Sahelanthropus vücudunun neye benzediği, hareket formunun tam olarak neye benzediği (hem ağaç hem dik yürüme vs), seksüel dimorfizmin olup olmadığı gibi sorular bulunmaktadır. Yine bu tür belki şempanzeler ile insan soyunun ortak atası olup olmayacağı da başka bir sorudur.

4.2. Orrorin tugenensis

Doğu Afrika’daki Tugen Tepelerinde ve Orta Kenya’da bulunan fosiller ile tanımlanan bu tür yaklaşık 5.8 ila 6.2 milyon yıl önce yaşamıştır. İnsan soy ağacından yer alan en eski türlerden biri olma özelliği taşır. Bu türde anatomik olarak kuyruksuz iri maymun ve insan özelliklerini birlikte gösterir. Şempanze boyutlarında olması yanı sıra kalın mineli küçük dişleri olması onu insan soy hattına koymamıza neden olmaktadır. Ayrıca ele geçirilen dik kalça kemiği sayesinde onların dik yürüdüklerini biliyoruz. Bu türünde beslenme alışkanlığı genel olarak bitkisel besinleri içermektedir.

4.3. Ardipithecus ramidus

Doğu Afrika’da bulunan Orta Awash, Gona ve Etiyopya bölgelerinden bulunan bu fosili temsil eden bireyler 4.4 milyon ila 5.8 milyon yılları arasında yaşamıştır. Bu türün hem ağaca tırmandığı hem de yer üzerinde dik yürüdüğü bilinmektedir. Bu özellikle insan soy hattında ve yan dallarındaki birçok türün genel özelliği olarak göze çarpmaktadır. Bu özellik Homo erectus türünde kendini tamamen dik yürümeye bırakmıştır. Köpek dişi örneklerinden yola çıkarak bilim insanları bu tür içerisindeki seksüel dimorfizmin fazla olmadığını ortaya koymuştur. Bu türde öncülleri gibi hem kuyruksuz iri maymun hem insan benzeri özellikleri taşımaktadır. Omnivor yani hepçil bir diyete sahiptirler.

4.4. Australopithecus genusu 

Bu genus içerisinde birçok tür bulunmaktadır. Bunların bazıları insan soy hattında yer alırken bazıları ise farklılaşıp farklı kollara ayrılmışlardır. Bu genus içerisinde bazı türlerin insanın evrimsel yolculuğundaki muhtemel ataları olduğu düşünülür. Bu grup Miyosen ile Pliosen-Pleistosen dönemleri arasında yaşayarak oldukça uzun bir süre dünya üzerinde varlığını sürdürmüştür. Australopithecuslar narin ve kaba yapılılar olarak ikiye ayrılır. Narin yapılıların insan evrim hattında yer aldığı kabul görür. Kaba yapılar evrimsel süreçte narin yapılılar ile ayrışıp farklılaşmıştır.

Ausralopithecus’un kabul gören yedi türü vardır;

1. Au. anamensis (4.2 ila 3.9 m.y.ö.)

2. Au. afarensis (3.8 ila 3.0 m.y.ö.)

3. Au. africanus (3.0 ila 2.0 m.y.ö.?)

4. Au. garhi (2.6 ila 2.5 m.y.ö.)

5. Au. robustus (2.0 ila 1.0 m.y.ö.?)

6. Au. boisei (2.6 ila 1.2 m.y.ö.?)

7. Au. sediba (1.98 ila 1.78 m.y.ö.)

Bazı türlerin tarihlendirmesi kesin olamamaktır. Bunun başlıca sebebi fosillerin hepsinin aynı teknikle tarihlendirilmemesidir. Bununda en temel sebebi Güney Afrika fosillerinin tarihlendirilmesinde genel olarak kullanılan radyografik yöntemin bölgenin coğrafi yapısı sebebiyle kullanılamamasıdır.

4.4.1. Australopithecus anamensis

Doğu Afrika’nın Turkana Gölü, Kenya, Orta Awash ve Etiyopya bölgelerinde yaklaşık 4.2 ila 3.9 milyon yılları arasında yaşamış olan bu tür Australopithecus genusunun bilinen ilk üyesidir. Diğer birçok tür gibi insan ve kuyruksuz iri maymun özelliklerini bir arada taşır. Tibiası ve ayak bilek kemiği insana benzer. Ayrıca bu özellikler bipedal yürüyüşün işaretleridir. Uzun önkolu ve el bilek kemiklerinin özellikleri bu türün aynı zamanda ağaçlara da tırmandıklarını göstermektedir.

Çene kalıntılarından yola çıkılarak bu türün Afarensis’in direkt atası olduğunu göstermektedir. Boy ve kilo olarak muhtemelen modern bir dişi şempanze kadardılar. Seksüel dimorfizmin varlığına dair de güçlü kanıtlar bulunmaktadır. Kalın yapılı, uzun ve dar bir çeneye sahiptir. Bununla beraber sert mineli dişlerin varlığı bizlere bu türün beslenmesinde sert besinlerin olduğunu göstermektedir. Bitki ile beslenen bu türün diyetinde kabuklu yemişler, meyveler bulunmaktadır.

4.4.2. Australopithecus afarensis

Australopithecus afarensis, Doğu Afrika sınırları içerisinde yer alan Etiyopya, Kenya, Tanzanya bölgelerinde yaşamıştır. Australopithecus türleri içerisinde en uzun süre hayatta kalma özelliğine sahip tür yaklaşık 3.85 ila 2.95 milyon yılları arasında yaşamıştır. Bugüne kadar bu türe ait 300 bireye yakın kalıntı ele geçirilmiş ve bu sayede özellikleri bakımından en iyi bilinen tür olmuştur. Etiopya’daki Hadar bölgesinde ele geçirilen Lucy iskeleti ise günümüzdeki en popüler antik insansı kalıntılarından biridir.

Şempanzelere benzer şekilde (insan türünün zıttı olarak) Au. afarensis çocukları doğumdan sonra hızlı büyür ve daha erken yetişkinliğe erişir. Bunun anlamı büyüme sürelerinin günümüz insanına göre daha kısa olması, dolasıyla çocukluk dönemindeki sosyalleşmenin az ya da hiç olmamasıdır. Bu tür hem insan hem kuyruksuz iri maymun özelliklerini beraber taşır. Yüz yapısının düz bir buruna, güçlü ve çıkık bir alt çeneye sahip olması, beyin hacminin günümüz insanına göre üçte bir oranında daha küçük olması ve ağaç yaşamına adapta olmuş kavisli parmaklarla birlikte uzun ve güçlü kollara sahip olması kuyruksuz iri maymun özellikleridir. Küçük köpek dişlerinin var olması, dik yürümeye adapte olmuş ayak ve vücut yapısının varlığı insana benzemektedir.

Australopithecus afarensis’in Au. anamensis’in soyundan gelerek kendisinden sonra gelen Paranthropus, Australopithecus ve Homo türlerinin atası olması kuvvetle muhtemeldir.

4.4.3.  Australopithecus africanus

Australopithecus africanus Güney Afrika’da ele geçirilmiş narin fosillerden biridir. 3.3 ile 2.1 milyon yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Ancak bu tarihlendirme Güney Afrika’anın jeolojik yapısından dolayı sorunludur. Bu tür 1924 yılında keşfedilmiş ve bulunan ilk Australopithecus türü olma özelliğindedir. Au. afarensis türü ile ortak özellikler taşısa da daha yuvarlak kafatası, daha büyük bir beyin, daha küçük dişlere sahiptir. Tıpkı diğer Australopithecus türleri gibi hem dik yürür hem ağaçlarda yaşam görülür. Diyetinde diğer türlere göre daha sert besinlerin olduğunu dişlerindeki aşınmalardan anlamak mümkündür.

4.4.4. Australopithecus garhi

Australopithecus garhi türüne ait az sayıda fosil olduğundan dolayı detaylı bilgi azdır. Bu tür 2.5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da Orta Awash ve Etiyopya’da yaşamıştır. Ele geçen femur kemiği ve kol kemiklerinden hem dik yürüdüklerini hem de ağaç yaşamını sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Kendisi hem insan soyuna giden yolda olmasından hem de keşfedildiği yerde kasaplık izlerine rastlanılması adına oldukça önemli bir türdür. Tim White bu türün neden önemli olduğunu 3 maddede açıklamaktadır (Kottak, 2016);

1. Bu tür, insanın aile ağacına potansiyel ata olarak eklenmiştir.

2. Au. garhi, 2.5 m.y.ö.’sinde mevcut insan uzuv oranlarının oluşmasında, yani uyluk kemiklerinin (femur) uzamasının üst kolun kısalmasından önce olduğunu göstermektedir.

3. İri memelilerin parçalandığına dair buluntular, ilk taş alet endüstrisinin, et elde etmek ve büyük av hayvanlarının iliklerini çıkarmak amacıyla geliştirildiğini göstermektedir.

4.4.5. Australopithecus sediba

Güney Afrika’da bulunan bu fosil türü 1.97 ila 1.98 milyon yıl önce yaşamıştır. Neredeyse tama yakın olarak bulunan bir iskelet sayesinde tür hakkında birçok bilgi elde edilmiştir. Tartışmalar olsa da bazı bilim insanlarından bu türün Au. garhi’yi izleyen soyda Homo genusunun atası olabileceği savunuluyor.

Bazı dişlerin detayları, uzun kol ve bacaklar, dar üst göğüs erken Australopithecuslara benzerken, diğer dişlerin özellikleri ve geniş alt göğüs insana benzemektedir. Pelvis kemiğinden elde edilen veriler bu türün dik yürüdüğünü göstermektedir. Au. Sediba’nın nispeten küçülmüş küçük azı dişleri ve azı dişleri ve yüz özellikleri Homo genusu üyelerine daha çok benzemektedir. Bu tür diğer birçok tür gibi hem dik yürümüş hem de ağaç yaşamını sürdürmüştür. Ayrıca dik yürüme mekanizmasının farklı olması (Au. sediba’nın kendi ağırlığını ayağını içe döndürüp küçük parmağında yoğunlaştırması) dik yürümenin birden farklı şekilde evrimleştiğini göstermektedir.

4.5..Homo genusu
4.5.1. Homo habilis
    1.  

Homo habilis türü yaklaşık olarak 2.4 ila 1.4 milyon yılları arasında Doğu ve Güney Afrika’da yaşamıştır. Homo genusunun en erken üyesi olarak kabul görmüştür. Bu türü Australopithecus’dan ayıran en temel özellikler büyüyen beyin hacmi, küçülen yüz ve dişlerdir. Ancak buna rağmen hala kuyruksuz iri maymunlara benzeyen uzun kollar ve prognatik bir kafatası vardır. Homo habilis’in ismindeki habilis “yetenekli insan” anlamına gelse de bu keşif edildiği yıllarda yanında bulunan taş aletlerden dolayı konulmuştu. Ancak yeni kanıtlar taş aleti kullanan insansıların neredeyse 3.3 milyon civarında yaşayan başka türlerinde olduğunu göstermektedir. Bu tür Australopithecus türlerinden ortalama olarak daha uzundurlar. Boyları 100 ila 135 cm civarında değişirken kiloları ise 32 kilogramdır.

Homo habilis’in Homo erectus’un direkt atası olduğu uzun sürece savunulsa da son dönemde ele geçirilen fosiller bu iki tür arasındaki ata-torun ilişkisini ortadan kaldırılmıştır. Yeni fosiller Homo erectus’la Homo habilis’in neredeyse yarım milyon yıl beraber yaşadığını göstermiştir. Yine Homo habilis olarak kabul edilen Homo rudolfensis bireylerinin ise durumu tartışmalıdır. Rudolfensis Habilis’in atası mıdır yoksa aynı türün farklı cinsiyetlerini mi ya da tür içi varyantları mı ifade etmektedir? Bu konudaki tartışmalar bir yana fosillerin tarihleri öyle ya da böyle Homo genusuna ait birden fazla tür aynı dönemde yaşamıştır.

4.5.2. Homo rudolfensis

Homo rudolfensis, bazı bilim insanlarına göre Homo habilis’in tür içi çeşitliliğini simgelemektedir. 2.4 ila 1.8 milyon yılları arasında Doğu Afrika, Kuzey Kenya, Kuzey Tanzanya ve Malawi bölgelerinde yaşayan tür, Homo habilis’ten bir takım farklılıklar gösterir. Vücut uzunluğu erkeklerde 160cm kadınlarda 150 cm iken ağırlıkları hakkında çok detaylı bilgi bulunmaktadır. Bazı araştırmalar tür içindeki bu farklılığın çok az olmasının nedenin bu fosillerin H. habilis türüne ait fosillerin karşı cinsi olabileceğini gösterdiğini savunur. Ancak şu bilinmelidir ki evrim sürecisinde hiçbir özellik doğrusal olarak gelişmez cinsler içerisinde her tür farklı özellikler sergileyebilir.

“Gerçek H. habilis ile karşılaştırıldığında ikincisinin daha büyük bir beyni (7000-800 cm3), daha büyük, geniş ve düz bir yüzü ve daha iri azı dişleri vardır. Bu da onun beslenme biçiminin H. habilis’ten farklı olduğunu gösterir” (Wood, 2015). Homo habilis ile aynı türün farklı varyasyonları olabilecekleri ya da ata-torun ilişkisi içinde olabilecekleri tartışmalıdır, bu yüzden insanın evrim ağacındaki yeri de tartışılmaktadır. Bu iki tür hemen hemen aynı zamanlarda yaşamıştır (Liberman, 2015). Homo habilis’ten farkı; daha büyük molar ve pre-molar dişlerinin ve daha kalın bir diş minesinin olması, daha uzun ve geniş bir yüze ve daha büyük bir beyin hacmine sahip olmasıdır.  Homo rudolfensis ayrıca daha büyük bir kafatasına sahiptir. Ancak beyin hacmi görmezden gelinerek onun diğer özellikleriyle bir Australopithecus türü olarak sınıflandırılması gerektiğini düşünen bilim insanları vardır.

4.5.3. Homo erectus

Bu tür Afrika dışına çıkan ilk Homo türü olma özelliği taşır. Homo erectus Kuzey, Doğu ve Güney Afrika, Güney Asya, Doğu Asya ve Avrupa’da yaşamıştır. Elbette bu iki fosil grubu arasında coğrafi ve iklimsel farklılıklar nedeniyle bir takım farklılıklar bulunsa da bazı bilim insanları onları ayrı tür olarak kabul etmez. Yaklaşık olarak 1.8 milyon önce Avrupa’ya ulaştığı Gürcistan Dmanisi fosillerinden anlaşılmaktadır. Bu tür yaklaşık 2 milyon yıl 3 kıtada varlığını sürdürerek insan evriminde oldukça önemli bir yer oluşturmaktadır. Homo ergaster aslında Afrika’da kalmış Homo erectus üyelerine verilen isimdir. Tamamen yer yaşamına adapte olan bu tür ağaç yaşamını tamamen bırakmıştır. Bu türün avlarının peşinde uzun mesafeleri kat etmiş ve avlanmışlardır. Bu tür uzun boyu ve birçok morfolojik özellikleriyle kendinden önceki Homo türleri veya diğer homininlerden ayrılmaktadır.

Elbette Homo sapiens ve Homo erectus arasında belirli farklılıklar da bulunmaktadır. Kalçalarının uzun ince olması olması insana benzerken bize göre daha açılıydı. Burunları insana göre daha çıkık, yüzleri daha uzun ve derindi. Ayrıca insana göre daha fazla kaş çıkıntısı bulunmaktaydı. Kafatasının hacmi bizlere yakın olsa da kafataslarının üst kısmı uzun ve düzdür. Bu insanlarda daha yuvarlak bir durumdadır.

4.5.4. Homo anteccesor

İnsan ve Neandertal bireylerinin ortak atası olduğu düşünülen bir diğer türdür. Homo heidelbergensis ile aynı türün farklı varyasyonları da olduğu düşünülen bu türün muhtemel ortak ata olma ihtimali yüksektir. Bu tür 1990’lı yıllardan itibaren İspanya’nın fosil açısından oldukça zengin bölgesi Atapuerca dağlarındaki mağaradan gelmektedir. Bu bölgede aynı katmanlarda birçok türe ait olduğu düşünülen fosiller bulunmuştur. Burada 6 insana ait 800.000li yıllara tarihlenen 80 kemik fosili bulundu. Bu türün dişler Homo erectus gibi ilkeldi (insanlara göre) ancak yüzü ve burun bölgesiyle köpek dişlerinin genel özellikleri modern insanlara oldukça çok benziyordu. Bu eşsiz örüntü bu fosilleri farklı bir tür olarak sınıflandırmaya itmiştir; Homo anteccesor. Bu türe ait yeni fosiller (1.2 milyon yıl İspanya, 800bin, İngiltere) türün tarih aralığı genişlemiştir.

Bu türün 1.5 milyon yıl önce Homo erectus’tan koparak evrimleştiği ve Neandertaller ile insanın ortak atası olabileceği fikri İspanya kazılarına da katılan Jose Castro tarafından savunulmaktadır. Bir başka görüş ise Homo anteccesor’dan Homo heidelbergensis türüne geçiş oradan ise Neandertal türüne geçişin olabileceğini savunuyor.

4.5.5. Homo heidelbergensis

Homo genusunun bu türü Avrupa’da kesinlikle yaşadığı bunun yanı sıra Asya (Çin) ve Afrika’nın Doğusu ve Güneyinde yaşadığı düşünülmektedir. Bu bölgelerde 700bin ila 200binli yıllar arasında yaşamıştır. Homo heidelbergensis’in odukça geniş kaş kemerleri büyük bir beyin kasesi ve eski insan türlerine göre daha düz bir yüzü vardır. Bu türün soğuk iklimlerde yaşayan ilk Homo türü olduğu düşünülüyor. Bu düşüncenin temel sebebi vücut şeklinin kısa, geniş yani soğuk iklimlere adapte olmuş olmasıdır. Homo heidelbergensis kesinlikle ateşi kontrollü kullanmış bununla kalmayıp tahta mızraklar yaparak avlanmıştır. Özellikle avladığı hayvanların oldukça büyük boyutlarda olması ise dikkat çekicidir. Bu türün başka bir dikkat çekici özelliği ise ağaç veya kayadan basit barınaklar inşa ederek mesken üreten ilk tür olmasıdır.

1908 yılında Heildberg yakınlarında keşfedilen bu tür Homo erectus ve arkaik Homo sapiens ile ortak özellikler sergilemektedir. Boyları erkeklerde ortalama 175 iken kadınlarda 157 cm, ağırlık ise erkeklerde ortalama 62 kg kadınlarda  51 kgdır. Bu durum bu tür içerisinde cinsiyetler arası farkın olduğunu göstermektedir.

Bu tür için bazı kaynaklar yaşının 1.3 milyon yıl kadar geriye de götürmektedir. Buradaki tartışma Homo anteccesor ile İngiltere’de ve İtalya’da bulunan başka türlerinde bu türle ilişkidir. Bu fosillerin hepsi tek bir türü temsil ediyorsa Homo erectus’un başka bir kolu Avrupa’ya yayılmış olabilir. Genetik kanıtlar bu türün Neandertal ve Modern insanın ortak atası olduğunu göstermektedir.

4.5.6. Homo naledi

Güney Afrika’daki Rising Star mağarasında 2013 yılında başlayan kazılar sonucunda yeni bir tür olarak 2015 yılında duyuruldu. Homo naledi ilk bulunduğu dönemde oldukça tartışmalı bir konu olsa da 2017 yılındaki yeni keşifler ve makaleler ile tartışmalar azalmıştır. Homo naledi türü muhtemelen 335 bin ila 235 bin yıllar arasında yaşamıştır. Homo naledi’nin bu tarihlendirmesi ile ve Homo sapiens’in 200 binli yıllardan 300 binli yıllara çıkan yaşam tarihi bu Homo sapiens’in yaşadığı dönemde başka türlerin yaşadığını göstermektedir.

Bu türün genel morfolojik özellikleri daha ilkin türlere benziyor olsa da bazı özellikleri insan benzeridir. Dik yürüyen bu canlının beyin hacmi ufak olsa bile kafatası yapısı insana oldukça fazla benzemektedir. Bu durum da uzun dönemdir tartışmalı olan beyin hacminin zekayı çokta fazla temsil etmediği fikrini tekrar ortaya koymaktadır. El ve bilek kemikleri, ayak ve alt ekstremite insana benzeridir. Buna rağmen gövde, omuz, pelvis ve femur Australopithecus benzeridir. 

4.5.7. Homo floresiensis

Hobbit olarakta bilinen bu tür sadece Asya’nın Endonezya bölgesinde 100bin ila 50binli yıllar arasında yaşamıştır. Homo erectus’tan kopan bir grubun Flores adasına gelip ada etkisi ile kısa boylu kalarak evrimleştiği bu tür insanın evrimsel hattındaki birçok türe göre kısa boyludur. Adadaki birçok tür de aynı H. floresiensis gibi kısa boyludur. İnsanlar tarafından yok edildiği düşünülmektedir.

4.5.8. Homo neanderthalesis

Günümüzdeki en popüler türlerden biridir. Özellikle insanların bu türü yok ettiği tartışmaları üzerinden popülerleşen tür 400bin ila 40bin yılları arasında Avrupa ve Asya’nın Güneybatısında yaşamıştır. En yakın akrabamız olan bu tür genellikle tıknaz, büyük bir burun, kalın bir kaş kemeri, açılı elmacık kemikleriyle soğuk ve kuru iklime adapte olmuştur. Beyinleri oldukça büyüktür. Bunun temel sebebi bedenlerinin boy olarak kısa olmasına rağmen oldukça geniş olmasındandır. Özellikle insanlardan daha büyük bir beyin hacimlerine sahip olmalarına rağmen boy/beyin hacimlerinin oranları insanlara göre daha normaldir.

Neanderthaller oldukça sofistike aletler kullanmışlar, ateşi kontrol altına almışlar, büyük hayvanları teker teker ya da gruplar halinde avlamışlardır. Bunun yanı sıra mağaralarda yaşamışlar, hayvan derilerinden elbiseler yapmışlar, bitki ve deniz ürünleri toplamış ve tüketmişler ve birtakım sembolik süs eşyaları yapmışlardır. Bu türün bazı bitkileri şifa amaçlı kullanıp ölülerini gömdükleri de tartışılmaktadır. Özellikle daha geç örneklerinde ölü gömme gelenekleri olduğu daha kesin gibi dursa da erken bireyelerde böyle bir özelliğin olup olmadığı tartışmalıdır.

Soğuk bölgelerde yaşamış olması, orada ele geçirilen fosillerden genetik veri almayı kolaylaştırmıştır ve bu sayede Neanderthal bireylerine ait DNA dizilimi ortaya çıkarılmıştır. Bu sayede bu tür olan genetik ilişkimizi daha kesin kanıtlarla anlayabiliyoruz. Özellikle uzun süre tartışmalı olan bu türle insanların melezlendiği konusunda kesin kanıtlar elde ettik. Ayrıca birçok hastalık ve rahatsızlığımızın ya da bağımlılıklarımızın bu türle ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

Erkeklerde ortalama boy 164 cm iken kadınlarda 155 cm, ağırlık ise erkeklerde ortalama 65 kg, kadınlarda ise 54 kg’dır.

Sonuç Yerine

Bu yazı insan evrimi hakkında basit bilgiler edinmek için yazılmıştır. İnsanın evriminde sürekli yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Bazen yeni türler bulunurken bazen de geçmişte bulunan bazı türlerin yeni yöntemler ile incelenmesi ardından birtakım değişiklikler yaşanmaktadır. Ancak bu insanın evrim hattında keskin değişiklikler yaratmamakta tam tersi evrimimizdeki çeşitliliği yansıtmaktadır. İnsan evrimi sanıldığı gibi tek hatlı değildir. Evrim karşıtı, bilimden bihaber insanların iddia ettiği gibi maymundan insana geçiş gibi bir durum da yoktur. Evrimimiz milyonlarca yıllık bir süreç ile devam etmektedir. Geçmişte birçok farklı Homo türü yaşarken günümüzde bir takım nedenler sayesinde sadece bizler yani Homo sapiens kalmıştır. İnsanın evrimi hakkında detaylı bilgi edinmek istiyorsanız mutlaka bu konuda yazılmış detaylı kitapları okumalısınız. Ama bu kitapların da geçerliliğin sürekli değişebileceğini unutmamalısınız. Dünyanın her yerinde kazılar devam etmekte, sürekli yeni bilgiler elde edilmektedir. Genetik bilimi gibi bazı alanlardaki gelişmeler bizlere yeni bilgiler sunmaktadır. Bütün gelişmelerin sıkı takipçisi olmak her ne kadar zor olsa da insanın evrim örüntüsü anlamak temelde evrim kuramını kavramaktan geçiyor. Bunun da içinde bilimsel geçerliliği olan, güncel kitap, makale veya popüler web sitelerini takip etmelisiniz.

Not: Bu yazı hakkında herhangi bir sorunuz var ise e-posta üzerinden sorularınızı iletebilirsiniz. 

Ahmet Köz

BY:

aahmetkoz@gmail.com

Antropolog