Güneş yaklaşık 2 milyar yıl kadar sonra bir süpernovaya dönüşecek. Şişecek ve binlerce derecelik yüzeyi Mars gezegeninin bugünkü yörüngesine kadar ulaşacak. Dünya ise ateşteki bir toz tanesi gibi yanıp kavrulacak. Bu durum gerçekleşmeden yeterli bir zaman önce insanlık dünya merkezli bir uygarlık olmaktan kurtulmamışsa eğer kaçınılmaz sonuyla yüzleşecek.

Tektonik hareketler sebebiyle, yeryüzü kabuğu yavaş yavaş ancak sürekli olarak hareket etmekte. Yaklaşık 500 milyon yıllık dönemlerle tüm kıtalar “Pangea” adı verilen, okyanuslarla kuşatılmış tek bir süper kıtada birleşiyorlar; sonra tekrardan dağılıyorlar. Daha önce olduğu tespit edildi; gelecekte de olacağı kesin. Kıtaların günümüzde dünya yüzeyine nispeten dağılmış olmalarının nedeni de söz konusu bu tektonik sürecin ortalarında olmamızdır. Kıtalar birbirlerine tekrardan yaklaşıp yeni bir Pangea oluşmaya başladığında çok aşırı iklim koşullarıyla yüzleşmek durumunda kalacağımızı biliyoruz. Kıtanın ortalarında, bugünkü Ortaasya’da bulunan Taklamakan ya da Gobi çöllerine benzer dev bir çöl bulunuyor olacak. Pangeanın kıyıları ise okyanusların tetiklediği kasırgalar, tayfunlar, seller gibi uç iklimsel koşullarla sürekli olarak yüzleşecek. Sözün özü, Pangea bugünkü dünya nüfusunun çok küçük bir yüzdesini besleyecek koşullara sahip bir kıta olacaktır. Bu nedenle insan uygarlığının Güneş’in dünyayı yakıp kavurmasından çok daha önce dünya merkezli (dünya yüzeyi merkezli de denilebilir) olmaktan çıkmak zorunda olduğu açıktır.

Milankovitch döngülerinden edindiğimiz sonuçlarına göre 100-200 bin yıllık aralıklarla çok güçlü, büyük buzul dönemleriyle karşılaşacağız. Bunlar dünyanın yapısı, hareketleri ve konumundan kaynaklanmaktadırlar; diğer bir deyişle sakınılamazlar; en azından sıradan konvansiyonel yöntemlerle… Bir de daha küçük, kısa buzul dönemleriyle karşılaşmamız mümkün. Çok da süper olmayan bir süper volkan patlaması, çok da büyük olmayan bir göktaşının dünyaya çarpması ya da küresel ısınmaya olan çok da aptalca olan katkılarımız birkaç bin yıl sürebilecek olan böylesi bir “kısa” buzul dönemini tetikleyebilir. Böylesi bir durumda, dünyanın besleyebileceği insan sayısı hususundaki hazırlıklarımızı en karamsar beklentilere uygun bir biçimde ele almamızda açıkça fayda vardır…

Ne oldu? İçimiz mi karardı? Durun yahu… Virüs ya da uzaylı (!) istilası, tufan ya da tanrının gazabı ve yahut güç budalası çılgın bilim insanlarının buluşları ya da nükleer, biyolojik ve/veya kimyasal savaş vs. gibi meselelere daha girmedik bile… Ne yapalım? Mesele insanlığın ufku olunca…

Esas soru şudur: Yukarıdaki temel üçlemenin her birinin, mutlaka ama mutlaka, bir bir gerçekleşeceklerini biliyoruz. Bunlara bağlı olarak insanlığın sonunun gelmesi gibi bir durum ortaya çıkarsa, bu rezaletin (!) hesabı kimin ya da neyin üzerinedir?

Doğa yasaları görmezden gelinmezse öldürmez. Aynen ‘deprem’in öldürmediği gibi… Öyleyse öldüren nedir? İhmal… Doğa yasalarının ihmali… Öyleyse bu ihmal nasıl bir canavardır ki, insandan, toplumdan bağımsızdır ve öldürür? Şaka mı bu? Öldüren insan uygarlığının bugünkü örgütlenme biçimidir. İhmal, onun yöneticilerinin kasti eylemleriyle ortaya çıkar. Başka bir kişilik yaratarak mesul tutmak esas suçluyu gizlemeye çalışmaktan başka bir anlam taşır mı?

Buraya kadar sorun bir yönden ele alındı; tam ters yönden incelendiğinde de aynı sonucun elde edilebileceğini izleyen satırlar gösterecektir…

İnsanlığın geldiği aşamada artık güneş sistemini ve okyanusları keşfetme ve ardından da buralara yavaş yavaş yerleşme zamanının geldiği açıktır. Sadece dünya yüzeyinin daha yüksek bir nüfusu nereye kadar besleyebileceği hususu bile göz önünde bulundurulacak olursa bu sonuca kısa yoldan da ulaşılabilir.

Öyleyse insan uygarlığı neden bu hedefler için çalışmıyor? Bir türün başarısı nasıl ölçülür? Çeşitli ortamlara uyum sağlayarak farklılaşması ve böylelikle de (hele de zeki olduğunu iddia ediyorsa o tür) daha geniş bir yaşam çeşitliliğine ulaşması temel başarı ölçütü değil miydi? Öyleyse? Cevap açıkta duruyor. Bu “hedef” insanlığın hedefi; toplumu yöneten sınıfın değil… Zira söz konusu ‘hedef’ kârlı (!) değil ya da çok pahalı (!)… En azından şimdilik… Kârlı olursa/olduğunda ne olacak peki? İnsanların binde birinden daha çoğunun söz konusu kârı sağlayacak ödeme gücü olacak mı sanki?

Başka bir ifade ile insanlığın çıkarları ile insan uygarlığının mevcut örgütlenme biçiminde karar verme tekelini zorla ele geçirmiş olan küçük bir kesiminin çıkarları birbirleriyle uyuşmamakta, çatışmaktadır… Dünya kaynaklarının yönetici azınlık lehine (ya da tüm insanlık, dünya ve tüm yaşam aleyhine) “tüketimi”, en yumuşak ifadesiyle,  açık bir israftan ibarettir. Bu nedenle de söz konusu uyuşmazlık artık tüm insanlık ve hatta dünyadaki biyosferin tümü için açık bir tehdit haline gelmiştir… Neoliberal dönemin önümüzdeki onyılları yaşanacak olursa bu tehdit, en kör göz için dahi çırılçıplak gözlemlenebilir hale gelecektir…

Başlangıçta gene dünya merkezli kalmakla birlikte, öncelikle güneş sisteminin bütününün kolonizasyonu müthiş bir harekâttır. İnsanlığın böylesi bir hamleye cüret edebilmesi için çok yüksek bir üretkenliğe ulaşmış olması önşarttır. Zira mesele gerekli olan hammaddelerin tedariki, makinelerin üretimi gibi konvansiyonel unsurlar değildir; milyarlarca insanın böylesi bir hamle için çok daha yüksek bir yapısal seviyede gerçekleşmesi zorunlu olan yeniden örgütlenmesini sağlamak üzere ihtiyaç duyulacak olan kitlesel çaptaki bilimsel ve kültürel eğitimin sağlanmasıdır. Türkiye’deki ve hatta dünyadaki ortalama bir üniversitenin verdiği eğitimle ayda ya da insan yapımı bir uyduda yaşanabilir mi zannediyordunuz? Hadi canım!… O eğitimle dünyada insan gibi yaşanabiliyordu da uzayda yaşamak eksik kaldıydı sanki…

İşte tam da bu noktada insanlığın çıkarları ile insan uygarlığının mevcut örgütlenme biçiminde karar verme hakkı zorla ele geçirerek tekeline almış olan küçük bir kesiminin çıkarlarının uyuşmadığı ana konular kendilerini göstermektedirler.

Öncelikle, böylesi bir örgütsel reorganizasyon sınıflı toplum aksiyomlarının korunması önşartıyla gerçekleştirilemez; bu tür bir önkabul paradokslar yaratır. Zira hem böylesi bir eğitim insanları karar verici yapmayı hedefler (ki ‘köle’ yetiştirme eğitimine ve davranışlarına taban tabana terstir bu durum) hem de bu operasyon üretim ve paylaşımda dengeliliği ya da diğer bir deyişle adaleti şart koşar ki “doymaz” olduğu daha baştan kabul edilen bir altkümenin toplum örgütünü yönetmesini bir kenara bırakalım, söz konusu altkümenin her bir elemanının, eğer düpedüz kriminal değillerse, ivedilikle hastanelerde tedavi altına alınmalarını gerektirir.

İkincisi, sınıflı toplum korkunç bir kaynak israfçısıdır. İnsanlığın kaynak potansiyelinin en az %99’unun bu sosyal örgütlenme biçimi yüzünden heba edilmekte olduğunu düşünüyorum. Mevcut toplumsal örgütlenme biçimi sadece insanı değil var olan her şeyi kendi çok kısa vadeli çıkarları için tahrip etmektedir. En basit muhasebe ile dahi anlamsız, zararlı ya da delice olarak kabul edilebilen hem bireysel hem de örgütsel davranışları cömertçe ödüllendirmektedir. Bu, ister psikolojik, ister toplumsal, ister ekonomik ya da istenirse de çevrebilimsel açıdan yaklaşılsın, sürdürülebilir bir yaşam tarzı değildir…

Böylesi bir saçmalığa bu nesil dayansa bir sonraki iflas edecek; insanlar dayansa doğa dayanmayacak; dayanamayacak…

Ne dünyada ne de dünyanın ötesindeki ufuklarda…

Gökçe Alp

BY:

alpgokce1871@gmail.com

Pedagog