“Yaşam biçimlerimiz, ev yaşantılarımız, uyku düzenlerimiz…“

Aslında konu basit ve bir o kadar da can yakıcı. Şöyle ki; toplumu değiştirip dönüştürme iddiasında olan, etrafındaki insanlara alternatif bir hayat ve yaşama biçimi sunma misyonu edinen sosyalistlerin hayatın her alanında benzer davranışları geliştirmeleri gerekiyor. Bu tespit bizim keşfimiz değil; bütün sınıf savaşımları tarihinin satır aralarında yazılı bir gerçek.  

En somut örneği Bulgaristan Devrimi’nin önderlerinden Georgi Dimitrov; normal zamanlarda bile iç savaş koşullarına kendini hazırlamış ve bu sayede Nazi zindanlarında, günlerce işkencelere ve ölüme direnebilmişti. Dr. Hikmet Kıvılcımlı da Türkiye’deki sayısız örnekten biri; vücudunun vakıf (Parti) malı olduğunu bildiği için yaşamı boyunca sağlığına dikkat etmişti. 

Yanlış anlaşılmasın, amacımız gaz vermek değil, haddimize de görmüyoruz. Ancak gözlemlediğimiz kadarıyla artık bu konular üzerine yazılar ve konuşmalar epey azaldı.

Herkes birbirinin yaşama biçimini eleştirir olmuş, bir bakmışız ki aslında hepimiz aynı şekilde yaşar olmuşuz. Bırakın örnek insanlar olmayı, tam tersine yaşam biçimi ve algısı itibariyle kötü örnekler teşkil eder olmuşuz. Örnek olmak zorunda mıyız? Elbette zorundayız. 

Pespaye bir hayatın, ölü evlerinin (uykunun sürekli kılındığı evler), havasız kötü kokan salonların, mutfağına / banyosuna nadiren el değen yaşam alanlarının ve buna benzer onlarca örneğin  istisna değil de genel bir yaşama biçimi halini aldığı ortamların yanında kim yer almak ister?

Bu yaşama biçimlerinin iki doğal sonucu olarak; ya bu şekilde yaşamak isteyenler toplanacaktır yanımızda ya da bu yaşam anlayışı geleni de değiştirip dönüştürecek elbirliğiyle.

Daha da kötüsü, zamanla bu yaşam algısı değiştirilemez kılınıyor ve hatta değiştirilmesi teklif dahi edilemez gibi düşünülüyor. Bu algının belli nedenleri var. Bunlardan bir tanesi; özel hayata müdahalenin çok sınırlı olabilmesi ve aklı evvel insanların bundan faydalanması. Ancak gözden kaçırılan bir şey var ki; o da özel hayat mücadeleye ve etrafındakilere zarar veriyorsa yoldaşlarının müdahale hakkı doğuyor.

Devlet bütün olanaklarıyla sistemli bir şekilde zor kullandığı ve özellikle 20 Temmuz 2015 Suruç Katliamından bu yana saldırılarını çok daha sert bir şekilde arttırdığı için sosyalist hareket içinde geri çekilmeler, moral-motivasyon eksilmesi, savrulmalar ve örtük de olsa inanç eksilmeleri yaşanıyor.

Dağınık ve savrulmuş bir dönemin ardından toparlanmaya çabalıyoruz. Hala devam eden bir heyecansızlık hali neredeyse tamamımıza yayılmış durumda. Bu da doğal olarak hayatlarımıza yansıyor. Ancak bu o kadar kötü bir algı ki; bir işçi sınıfı devrimcisinin sınıf kini, mücadele hevesi ve heyecanı öyle basit yitecek şeyler olmamalı ve işçi sınıfı devrimcisi, her daim, her mekanı yaşanılabilir ve örgütlü kılabilmeli.

Bizler kendi yaşam biçimlerimizi düzeltemezsek yarın bu durum karşımıza elbet çıkar. İşçi sınıfı diyecektir ki; “Biz fabrikalarımızı işgal ettiğimizde sizler uyuyordunuz.” Kürt Ulusu diyecektir ki; “Bizler imha ve inkar edilirken sizler sıcak evinizde öğleden sonra kahvaltısı yapıyordunuz.” Elleri yakamızda olacaktır emin olun.

Kürdistan’da hayat 05:00’da başlarken bizlerde 10:00 ila 14:00 arası yavaş yavaş, alıştıra alıştıra, gerine gerine başlıyor. Sanki hepimiz müebbet almış adli mahkumlarız da ömür dolduruyoruz, “Şu ömür bir an evvel bitse de gitsek” der gibi.  

İşçi sınıfı devrimciliği iddiası taşıyan, hele ki örgütlü olan insanların bu şekilde yaşamaya hakkı da yok lüksü de. Kimse boş zamanlarını uyuyarak geçirmemeli. Bu nasıl bir dinlenme şeklidir? Ayrıca gece geç saatlere kadar pineklemek asla tüm gün boyunca yatmanın dayanağı olmamalıdır.

Unutulmamalıyız ki kapitalizmin dayattığı serbest zaman ile sosyalizmdeki serbest zaman algısı birbirinden çok farklıdır. Özellikle örgütçüler açısından bu konu çok mühim olup işbu eleştirileri yoldaşça değerlendirmelerini ve bir an evvel yaşam biçimlerine çeki düzen vermelerini tavsiye ederiz.