Kapitalizme karşı çıkan her yapının, her kurumun, her şeyin kendini inşa etme sorunu ile başa çıkamadığı bir tarihsel zaman diliminde, bunu aşmak için geliştirilen felsefi yöntem bir “değilleme” retoriğine dönüşmüş durumda. Aslında içinde yaşadığımız toplumda, kendini diğerlerinden ayrıştırma problemi olarak, hem bireysel hem de topluluk biçiminde gelişiyor.

Bireyler ben A’yım demek yerine, ben B değilim demeyi tercih ediyor. Bu retorik, ortak bir zihin oluşturmanın önündeki temel meselelerden biri. Toplum ve birey olarak kendini inşa etme sürecinde; hem kültürel hem de psikolojik olarak sirayet etmiş olan burjuva dünyasından kopuşmak gerekir. Bu süreci aşmak için temel yaklaşımımız “kendi kendini kavramak” olmalı.

Karl Marx, Alman İdeolojisi’nde: “Komünist toplumun temel özelliği insanların komünizmde nesnel ekonomik yasaları bilinçli olarak kullanacak olması ve böylelikle üretime değişime, kendi toplumsal ilişkilerine egemen olacaklarıdır. Ancak komünizmde her insanın tüm yeteneklerinin ve becerilerinin tam, çok yönlü bir gelişimine kavuşacaktır.” diye ekler. Bu değişim süreci; kendini bir toplum olarak örgütleme ve kapitalizmle her karşılaşma zemininde kendi ayırımını koyma şeklinde gerçekleşir.

Kendini bir toplum olarak örgütlemek; yaşamın her alanında ve günlük pratik ilişkilerde örgütlenmeyi, bu ilişki ağlarında eylem halinde olmayı gerektirir. Marx’a göre Dünya nasıl değişir sorusunun cevabı; “Eylemli insanın, tarihsel etkinliği”.

Toplumsal zeminde vücut bulan kendiliğinden hareketleri birbiriyle konuşturmak, birbirlerine çubuğu bükmek ve bu ilişki ağlarında hareket alanı sağlamak komünist hareket açısından su ve hava kadar önemli. Yukarıda bahsedildiği gibi, ötekiyle ilişki hali, onu yadsıyarak değil, bir konumlanma zemininden onlarla konuşmanın yollarını geliştirmekten geçiyor.

Marx; “İnsanı diğer türlerden ayıran temel özelliği, düşünmesi değil, kendi üretim araçlarını üretmesidir. İnsanlar kendi geçim araçlarını üretirken dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da ürettiler.” derken, Mustafa Cemal’e göre bir toplum olmanın ön koşulu; “Kendinden başka birisi için bir şey üretmekten geçer.” Tıpkı bir annenin karnındaki çocuğa sevgi üretmesi gibi.

İnsanın kendini kavrayabilmesi ancak maddi koşulunun üretimi ile doğrudan ilişkili iken; kendi maddi koşullarını üretemez haldeki insan, kapitalizm tarafından sömürü ilişkilerinin silikleştirildiği toplumsal düzlemde örgütlenmiş halde. Görünen o ki; koşulların değişimi, özü değiştirmiş durumda. Marx “İnsani öz, toplumsal ilişkiler bütünüdür” diye devam eder. Kendi kendini kavrayabilecek olan, bu güce erişmiş olan toplumsal alana ait bütün ilişkileri değiştirmek yükümlülüğünü de üstlenmiş olacak.

Toplumsal gelişim bir süreklilik hali olduğundan, toplumu geriye götüremezsiniz. Marx; feodalizmin bağrında yeni bir sınıfın gelişmesini görmüş ve ona tarih yapıcılığı misyonunu teslim etmişti. Bu misyon O’nun ortaya koyduğu noktadan ise gelişerek süregeldi. Kapitalizm kendi iç gelişimini, kendinden önceki sömürü biçimlerini de içselleştirerek sürekliliğine devam etti.

Toplumsal gelişim sürekliliği; kapitalizmin gelişimine eşitlenmiş bir yanılsama haline bürünmüş durumda. Kapitalizm gelişimini, topluma amaç koyarak gerçekleştirirken; burjuvalar da işçi sınıfının üretimine amaç koyarak gerçekleştirir. Bu da sermaye ilişkisini ortaya çıkarır. İşçiler için bugün herhangi bir üretim, meta üretiminden başka bir anlam ifade etmiyor.

Üretime amaç koyacak bir idea olarak komünizmi kavramak gerekebilir. İçinde yaşadığımız toplumda; kendi için sınıf olarak, tarih sahnesine sınıfı “devrimci proleterya” olarak tekrar doğurmaktan geçiyor. Bize kalan ise “Ben Devrimci pratiğin insanıyım“ kolaycılığından kurtularak teorik sınıf mücadelesini ve praksisi yükseltmekten geçiyor.

Kaynakça
  1. Marx, Karl-Engels, Friedrich, (2013), Alman İdeolojisi, İstanbul: Evrensel
  2. Cemal, Mustafa, (1996), Eşitlikçi Toplumlar, İstanbul: Belge

Tolga Kubilay Çelik

BY:

tolgakubilay@gmail.com

Antropolog