Sermaye, feodalizmden kapitalizme geçişte kadını yeni bir sömürünün içine çekti. Peki, bu nasıl gerçekleşti ve bugün hem kapitalizme hem de ataerkiye karşı mücadele ederken kadınlarla nasıl birleşik bir hatta buluşabiliriz? Soru(n) yeni bir soru(n) değil muhakkak. Nihai bir çözüm reçetesi de sunmak değil derdimiz. Fakat konuşmayı, tartışmayı anlamlı buluyoruz. Bu nedenle bu yazıyı kaleme aldık.

Marx’ın ilksel birikim tanımından faydalanarak, kapitalizmin feodaliteden evrilirken; patriyarkayla birlikte kadını sömürmeye nasıl devam ettiğini ve birbirlerini nasıl beslediğine şöyle bir göz atalım.

14. yy’da İngiltere’de, halkın ortak mallarını ve küçük toprak sahiplerinin ellerinde bulunan malları ticarileştirmek amacıyla tarım yasasını çıkarıldı. Bu sayede halkın elindeki mallar zorla alınarak ve etrafı çevrelenerek diğer adıyla ‘çitlenerek’  büyük toprak sahiplerinin eline geçti. Büyük toprak sahipleri ile işbirliği içindeki devlet aygıtları köylülere karşı zor kullanarak ortaklaşa ekilen arazilerin, meraların özel mülkiyet haline gelmesini destekledi. Böylelikle köylüler, şehre göç etmek, şehirde ücretli işlerde çalışmak zorunda kaldılar. Bu, kapitalizmdeki ilk işçileşmenin kısa hikâyesiydi.

Bu hikâye, aynı zamanda, kadınların yeni bir sömürü biçimiyle karşılaşmalarının da hikâyesidir. Kadınlar, çitleme hareketiyle birlikte, kısmen de olsa ortağı oldukları topraklardan edildiler. Erkeklerle birlikte ekip biçtikleri topraklar, diğer kadınlarla birlikte dayanışma içerisinde çamaşırlarını yıkadıkları dereler, hayvanlarını otlattıkları meralar kadınların ellerinden alındı. Kadınlar evlere hapsedildiler. Erkeklerle eşit insanlar olarak değil, doğurmaktan ve erkeğe hizmet etmekten başka vasfı olmayan ev içi işçiler haline getirildiler.

Bu süreç birdenbire ve kolay şekilde olmadı tabii. Kadınlar kendilerini zincirleyen bu sömürüye karşı direndiler. Bu sefer de mülk sahiplerinin şiddet aygıtı olarak işleyen devlet, kadınları eve kapatmak için tecavüzü yasallaştırdı ve doğum yapma özgürlüklerini denetleyebilmek için kadınların çeşitli bitkilerle sağladıkları geleneksel doğum kontrol yöntemlerini ortadan kaldırabilmek adına büyük bir cadı avı başlattı. Bu şekilde, hekimlerin bulunmadığı köylerde şifa dağıtmaya çalışan, bitkilerin gizemine vâkıf, her şeyden önemlisi kadınlara doğum yaptıran, doğum kontrolünü doğal yollarla elinde bulunduran, hastaları bitkilerle tedavi edebilen kadınlar ve bununla birlikte yeni sömürü düzenine uymayı reddeden, direnen kadınlar, cadı olarak yaftalanıp katledildiler. Ezcümle hikâye, ataerki ve kapitalizmin bütünleşme hikâyesidir.(1) Öyle ki; artık biri, diğeri olmadan yapamaz.

Üretim ve Yeniden Üretim Süreci

Kapitalizmle birlikte toplumsal roller yeniden dağıtıldı. Ev içi emek, bakım emeği, ‘aile’nin kutsallığıyla birlikte kadının sırtına kaldı. Kapitalizm; ki artık ona ataerkil kapitalizm diyebiliriz, kadının emeğini değersizleştirerek sömürmeye başka bir boyut getirmiş oldu. Ev içinde karşılığı ödenmeyen bu emeğin işyerindeki yansıması düşük ücretlilik olur. Kadınların fabrikalarda ücretli emeğe geçmesi süreçte bir kırılma yaratmaz, hatta hem ücretli emekle erkeklere kıyasla daha düşük ücretlere çalışır hem de evdeki ücretsiz emeği tek başına göstererek iki kat sömürülmeye devam eder. Vasıflı işler erkek işi olarak tanımlanırken vasıfsız işler kadınlara tahsis edilir. Peki, kim karar verir bir işin vasıflı mı vasıfsız mı olduğuna? Sermaye olsa gerek… Ne de olsa onun değer dünyasında yaşıyoruz.

Tam da bu noktada sevgili Gülnur Acar Savran‘a sözü bırakacak olursak;

Ev emeği, yeniden üretim kavramı ışığında düpedüz toplumun ayakta kalması için harcanan emektir ve insanlık açısından değerine, sözcüğün gerçek anlamı ile paha biçilemez”.(2)

Kendimize şöyle sorular sorarak aslında bu durumun içkinliğini sorgulayabiliriz: Evimizde babaannemize kim bakıyor?, çamaşırlarımızı kim yıkıyor?, yemeği kim pişiriyor?‘ vb örnekleri çoğaltabiliriz ve bunların cevabını vermeye gerek duymayız. Kadın, toplumu yeniden üretir, hem de erkeklerin üretim koşullarında sahip olduğu ücrete sahip olmadan. Kadın ve erkek arasında iş ve emek niteliğinin farklılaşması bakımından aşağı yukarı şöyle bir tablo oluşur:

Üretim

  • Erkek işçilerin faaliyeti olarak görülür.
  • İş olarak görülür.
  • Ücretlidir.
  • Üretim sürecinde işbölümü ve emek bölümü vardır. İş, diğer işçiler arasında paylaşılarak yapılır.
  • Emek gücü belli bir süreliğine satılır.
  • İşçi ücretle ilgili sermayeyle pazarlık edebilir.
  • Yabancılaşma vardır. Erkek işçi sermayeyle ilişkisini daha kolay kesebilir. Emek gücünü kime satacağını seçebilir, seçenekleri sınırsızdır.
  • Üretimde satılan emek gücü, özel bir beceri için satılır.

Yeniden Üretim

  • Kadınlarca yapılır.
  • İş olarak görülmez.
  • Ücretsizdir.
  • Değer üretmez, değersiz olanı üretir, doğal emektir.
  • İşbölümü, emek bölümü yoktur.
  • Emek gücü belli bir süreliğine değil tüm zamanı kaplayacak şekilde satılır. Süresiz ve sınırsızdır.
  • Emek gücü yabancılaşmamıştır. Kadın duygusal ve toplumsal nedenlerle erkekle olan ilişkisini istediği zaman kesemez.
  • Emek gücünü kime satacağı konusunda seçenekleri oldukça sınırlıdır. Bu sınırlılık kadının toplumsal iktidarının azlığından gelir.
  • Satılan emek gücü tanımlı özel bir iş değil oldukça çeşitlidir.

Yapılan araştırmalara göre; erkeklerle birebir aynı işi yapan kadın işçiler erkeklerin 2/3 maaşını anca alabiliyor, ya da ‘kariyer’ basamaklarını erkekler kadınlardan daha hızlı tırmanabiliyor, iş görüşmelerinde onlar ‘evlenecek misiniz?‘ ya da ‘çocuk düşünüyor musunuz?‘ sorularına maruz kalmıyorlar. Bu güncel örneklerden yola çıkarak bile diyebiliriz ki; patriyarkal kapitalizm kadınları iki kat sömürüyor.

Peki, O Zaman Nasıl Bir Mücadele Hattı Geliştirmeliyiz?

Ataerki ve kapitalizm birbirinden ayrılamayacak iki sistem ise, ‘sınıf mücadelesi ve feminist mücadele de birbirinden ayrılamayacak iki mücadeledir‘ diyebiliriz. Genelde kadın mücadelesi sınıf mücadelesinden ayrılamaz denildiğinde kadınların bağımsız bir mücadele hattı olamazmış, erkeğin de kadını sömürdüğü gerçekliğinin üzerinden atlayarak birlikte mücadele verilebilirmiş gibi düşünülüyor. Fakat böyle düşünülmek zorunda değil. Kastımız, kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği sorgulamadan feminist mücadeleyi sınıf mücadelesine eklemlemek ya da kadının kurtuluşunu erteleyen bir birlik değil. Kastımız, hem sınıf mücadelesinin hem de feminist mücadelenin alanını genişleterek birbiriyle konuşan, eleştiren, gerektiğinde birbiriyle mücadele eden, ama aynı zamanda düşmanın ortak olduğu bilinciyle, bu mücadele içerisinde de öğreten ve öğrenen ve sınıfsız bir toplum yolunda önce birlikte eşitçe yaşama koşulunu oluşturan bir mücadeledir.

Bu noktada hem sınıf mücadelesinin hem de feminist mücadelenin teorik öncüllerinin eleştirel bir okumasına girilebilir. Eleştiri, tuhaftır, özellikle bu topraklarda gericilik ya da geri çekilişe kulp bulma olarak düşünülür. Oysa gerçekliğe dayandığı ölçüde, eleştiri, insan olmanın gereğidir. Kimi feminist yazarlar, sınıf mücadelesinin teorik öncülü olan Marx’ı ilk kapitalist birikim sürecini, aynı zamanda işçi sınıfı içerisindeki cinsiyete dayalı ayırımların başka bir biçimde yeniden üretildiği bir süreç olarak görmediği için, ev içi emeği üretken olmayan, değer üretmeyen bir emek olarak değerlendirip bunun sermaye birikimindeki doğrudan etkisini anlatmadığı için eleştiriyorlardı. Oysa kadın, hem geleceğin işçilerini doğurarak ve onları kapitalist emek sürecine hazırlayarak, hem de erkeğin her gün emek gücünü satabileceği koşulları erkeğe sağlayarak sermaye için en üretken emeği temsil ediyordu, dolayısıyla değerliydi. Ama bunun gizli kalması gerekiyordu, çünkü temeli kadınların değersizleştirilmesine dayanıyordu.

Kadının ev içi emeği, Marx için bile doğal bir emek gibi anlaşıldı, kapitalizmde nüfus artışının doğal bir artış olarak anlaşılması gibi. Oysa, bedava kadın emeği ve doğurganlık, kadın bedeni üzerinde günbegün sistematik bir şiddetle sağlanır. Bu şiddet açık bir fiziksel şiddet olabildiği gibi, yerleşmiş toplumsal, kültürel inanışların doğallaşmış biçiminde de olabilir; aile kurmayan ve doğurmayı tercih etmeyen kadınların kınanması, anormalleştirilmesi gibi.

Melda Yaman’a yürekten katılıyoruz:

Marx’ın sermayenin, yani emek sömürüsünde temellenen bu eşitsizlik sisteminin analizini sunarken, elindeki teorik araçlara ve göstermeye çalıştığım öngörülerine rağmen, kadın emeğinin eşitsiz konumunu çözümlememesi, kadınların toplumsal konumunun analizinde politik ekonominin eleştirel tahlilinin yeterli olmadığını; erkek egemenliği sistemini, ataerkiyi de analize dâhil etmek gerektiğini ortaya koymaktadır. Sınıf analizinin kifayetsiz kaldığının apaçık görüldüğü bu durum, ayrıca, sınıf politikasını aşan bir başka politik bakışa daha ihtiyaç olduğuna işaret eder; feminist politika. O halde kadınların burjuva toplumundaki emek süreçlerinin bütününü incelemek için, Marksist analizi ataerkiyle birleştiren bir teoriye, sınıf politikasını feminist politikayla eklemleyen bir bakışa ihtiyaç vardır.’ (3)

Bu teorik eleştirinin pratik karşılığı ise, kadınların değersizleşmesi karşısında kendi emekleri ve bedenlerini savunmaya dönük mücadeleleri, aynı zamanda sermaye birikimi karşısında bir mücadeledir ve bu nedenle sınıf mücadelesi tarafından tamamen sahiplenilmesi gerekir.

Öte taraftan, feminist mücadeleyi kapitalizmden korumak gibi temel bir sorunla karşı karşıyayız. Ataerki, feodal bir kalıntıymış da kapitalizm sanki kadınları özgürleştiriyormuş ve kadınlar sanki bir sömürü biçimiyle değil de, eskiden kalma inanışlarla mücadele ediyormuş gibi göründükçe; ya da kadın olmanın eşitsiz sınıfsal konumunu görmeden onu bedensel ve kültürel bir farklılık olarak ortaya koydukça, başka bir deyişle kapitalizmi görmeyen bir ataerki karşıtı mücadele feminist mücadeleyi ataerkil sisteme entegre ederek mücadelenin başarısız kılınmasına sebep olacaktır.

Feminist mücadele, kadınların yıllar içerisindeki onca birikiminden sonra kapitalizmin bile görmezden gelemediği bir mücadeledir, görmezden gelmediği durumda da onu bir meta gibi alınır satılır bir şey haline getirmeye çalışır. Günümüzde H&M, Nike, Orkid gibi markaların feminizmi reklamlarında kullanarak ticarileştirmesini örnek olarak verebiliriz. Sermaye, kadınlara; ‘sorununuz erkeklerle olduğu müddetçe, sınıf mücadelesinden ayrı durduğunuz ve benim birikimime zarar vermediğiniz sürece, diğer metalar gibi bir çeşit, farklılık olduğunuz müddetçe barışabiliriz’ mesajını verir. Oysa açıktır ki bizi içinde bulunduğumuz eşitsiz koşullara maruz bırakan kapitalizmle barışamayız.

Biz, önce ataerki ve kapitalizmin bir ve aynı şey olduğu ekseninde, her birimiz evde, işyerinde, sokakta sömürü ve şiddetin farklı biçimlerini deneyimleyen kadınlar olarak; ailenin, evin, devletlerin, ulusların ötesine geçen toplumsal ve düşünsel alanlarımızı yeniden yaratarak birbirimizle barışabiliriz, örgütlenebiliriz.

İkinci olarak, sınıfsız bir toplum kurma yolundaki sınıf mücadelesi, kadın mücadelesini ikincilleştirmediği ve onu organik bir parçası, mücadelesi olarak benimsediği, bu mücadele içerisinde kadın ve erkek arasındaki asimetrik güç ilişkisini ve toplumsal iş bölümünü ortadan kaldırmayı samimiyetle önüne koyduğu müddetçe sınıf mücadelesinin özneleriyle barışabiliriz ve örgütlenebiliriz.

(1) Federici Silvia, Caliban ve Cadı, Nisan 2014 Otonom Yayınları, İstanbul.

(2) Savran Acar, Gülnur, Beden Emek Tarih, Kasım 2013 Kanat Kitap, İstanbul

(3) Yaman, Melda, Grundrisse’den Kapital’e Patikalar, Ücretli İş Ve Toplumsal Yeniden Üretim Sürecinde Kadın Emeği, Kasım 2017, Sav Yayınları, İstanbul

(4) Harman, Heidi, Marksizm ve Feminizmin Mutsuz Evliliği, 2006, Agora Kitaplığı