Sadece yazar olarak Shakespeare / Johann Wolfgang Goethe

İnsanın erişebileceği en yüksek seviye, kendi duygu ve fikirlerinin bilincine sahip olması, kendi kendisini tanımasıdır; bu tanıma, insana yabancı ruh hallerini içten kavraması için de bir rehber verir. Bu hususta doğal bir yeteneğe sahip olarak doğmuş ve bu yeteneklerini deneyim sayesinde uygulamalı amaçlar için geliştirmiş insanlar vardır. Dünyadan ve olaylardan -yüksek anlamda- bir takım şeyler öğrenmek yeteneği işte bundan doğar; şair de işte bu yeteneğe sahip olarak doğmuş ve bu yeteneklerini deneyim sayesinde uygulamalı araçlar için geliştirmiş insanlar vardır.

Dünyadan ve olaylardan -yüksek anlamda- bir takım şeyler öğrenmek yeteneği işte bundan doğar; şair de işte bu yetenekle dünyaya gelir, fakat şu farkla ki şair onu aracısız ve dünyevi maksatlar için değil, yüksek, manevi ve genel bir amaç güderek besler.

Shakespeare’i en büyük şairlerden biri diye nitelendirmekle aynı zamanda herhangi bir kimsenin dünyayı onun gibi kavrayamadığını, iç görüşünden bizleri haberdar eden herhangi bir insanın okuyucuyu kolay kolay onun gibi dünyadan haberdar edemeyeceğini itiraf etmiş oluyoruz. Onun bize tanıttığı dünya hepimiz için tamamen şeffaftır. Shakespeare’de kendimizi birdenbire fazilete, rezalete, büyüklüğe, küçüklüğe, asalete, alçaklığa sezgili görürüz ve bütün bunlara ve hatta daha fazlasına, en basit araçlarla eriştiğimizi anlarız.

Fakat bu araçlar hangileridir? Diye soruşturalım, o zaman bize Shakespeare gözlerimiz için çalışıyormuş gibi görünür, fakat bu bir yanılgıdır, zira Shakespeare’in eserleri, maddi gözler için değildir. Fikrimi açıklamaya gayret edeceğim.

Göz, duyuların en açığıdır, deniyor. En kolay bilgilerin gözle yerine gelmesi mümkündür, denebilir. Fakat iç duygularımız daha açıktır ve iç duyumuza en yüksek ve en çabuk bilgi söz aracılığıyla erişir, zira asıl verimli olan sözdür; halbuki gözle kavradığımız birşey esas olarak yabancı ve derin bir etkiden yoksun olarak belirir. Shakespeare ise tamamen iç duyularımıza seslenir. İç duyularımız sayesinde de hayalgücü kuvvetinin imajlar dünyası canlanır ve bundan o kadar tam bir etki doğar ki, bu etki hakkında hesap vermekten acizizdir. Herşeyi sanki gözlerimiz için meydana geliyormuş gibi gösteren yanılmanın kökü işte bu noktadadır.

Fakat Shakespeare’in piyesleri dikkatle yorumlanınca bunların, duyularla algılanabilen olaylardan çok daha fazla, zihne seslenen sözleri içerdiği görülür. Shakespeare kolayca hayal edilebilen olaylar, daha doğrusu görülebilenden fazla, hayal edilebilen olaylar yaratır.

Hamlet’teki hayalet, Macbeth’deki cadılar ve bazı gaddarlıklar hayalgücü sayesinde bir değer kazanırlar. Aralarda birçok küçük sahneler vardır ki bunlar ancak bu amaç göz önünde bulundurularak yazılmıştır. Bütün bu şeyler hayalgücümüze baskı yaparlar. Rahatsız edici ve hatta iğrenç göründüklerinden, okurken fazla etli bırakmadan iyice ve kolayca akıp gidebilirler.

Shakespeare etkilerini canlı söz ile yapar. Bunu özellikle yüksek sesle okumakla gösterebiliriz. O zaman dinleyicinin zihni, uygun ya da uygunsuz betimlemelerle meşgul olmaz. Doğal ve doğru bir sesle şiir okuma değil, erişilen, dümdüz okunan bir Shakespeare piyesini gözlerimizi kapatıp dinlemekten daha yüksek ve daha temiz bir zevk yoktur. Zihnimiz şairin olayları sıraladığı sade yolu takip eder. Gerçi karakterler arasında yapılan nitelendirmeleri dinlerken bilinen tipleri hayal ederiz, ancak şairin asıl bizden istediği, iç hayatlarda neler geçtiğinden bir takım kelimeler ve sözler sayesinde haberdar olmamızdır.

Piyesin bütün kişileri, bu noktada, bizi hiçbirşey hakkında karanlıkta, şüphede bırakmamak için aralarında adeta sözbirliği etmiş gibidirler. Bu hususta kahramanlar müttefiktirler. Hatta ikinci dereceden kişiler, bu sahada özellikle esas tiplerden daha faaldirler. Büyük bir cihan olayı sırasında havalarda gizlice esen, muhteşem olaylar anında, insanın kalbinde saklanan ne varsa burada açıkça ifade edilmektedir. Bir ruhun korkakça gizlediği ve sakladığı şeyler, serbest ve akışkan bir tarzda göz önüne konmaktadır. Burada hayatın gerçeğini öğreniyoruz. Fakat nasıl öğrendiğimizi bilmiyoruz.

antonius
Antonius ve Kleopatra (Haluk Bilginer-Zerrin Tekindor)

Shakespeare, dünyanın ruhu ile el ele veriyor; o da bu ruh gibi dünyanın her tarafına nüfuz ediyor; ikisinde de herşey malumdur. Fakat dünyanın ruhunun görevi eylemden önce ve eylemden sonra sırları korumak ise, şairin amacı, sırrı açığa çıkarma ve eylemden önce veya herhalde eylem sırasında bizi ondan haberdar etmektir. Kudretli fakat ahlaksız insan, iyi düşünen basit adam, heyecan ve ihtirasa sürüklenmiş ya da sakinlikle düşünen insan… Hepsi hepsi özellikle bahse konu durumun akla yakın olmamasına karşın kalplerini ellerinde taşımaktadır; Shakespeare’de herkes çok konuşur ve konuşmayı sever ve şunu demek ister: Artık yeter; sır meydana çıkmalı ve gerekirse onu taşlayarak açıklamalıdır ! Hatta Shakespeare’de cansız varlıklar bile sırları söylemeye acele ederler; bütün ikincil varlıklar söz alırlar: Gök gürültüsü ve şimşek, vahşi hayvanlar özellikle simgelenen bir şekle bürünerek olaya aktif olarak, sırayla katılırlar seslerini yükseltirler.

Fakat medeniyet dünyası da hazinelerini bu işe vermek zorundadır; sanatlar ve ilimler, zanaatlar herşey armağanlarını sunar. Shakespeare, büyük ve canlı bir yıllık panayırdır ve o bu zenginliği vatanına borçludur.

İngiltere denizle, sis ve bulutlar çevrelenmiş, sis ve bulutla kuşatılmış, dünyanın her köşesine ulaşan İngiltere her yerde mevcuttur. Şair heybetli ve önemli bir devirde yaşamakta ve devrinin çevresini ve hatta yüzünün çirkinliklerini bize büyük bir şevk ve neşe ile tasvir etmektedir; eğer o kadar canlı olan dönemiyle kendi arasındaki birliği hissetmemiş olsaydı, üzerimizde bu kadar büyük bir etki bırakmazdı. Maddi kostümü hiçkimse onun kadar değersiz görmemiştir; o, insanın iç yüzünü pek ala tanır; bu noktada ise bütün insanlar birbirlerinin aynıdırlar. Onun Romalıları doğru tasvir ettiği söyleniyor; ben öyle bulmuyorum; onun Romalıları tastamam İngiliz, fakat aynı zamanda insan, öz insandırla; ve bu itibarla da onlara Roma kıyafetleri herhalde yakışır. İnsan kendisini buna hazırladıktan sonra, onun anakronizmlerini (uyumsuzluk) çok takdire şayan bulur. Ve bilhassa, onun eserlerini bu kadar canlı yapan şey, dış kostüme karşı kuralsızlığıdır.

Bu birkaç kelime ile yetinelim; bununla Shakespeare’in değeri hiçbir zaman sonuna kadar anlatılmış olmaz. Onun dostları ve hayranları buna birtakım şeyler daha ilave edecek mevkidedirler. Fakat burada bir değerlendirmede daha bulunalım. Shakespeare’de olduğu ve eserlerinde de gösterilebildiği gibi, her eserinin temelinde, baştan başa etkili bir kavramı bulunan başka bir şair göstermek pek güçtür.

İşte böylece Koriloan’da, iyi insanların tercihe değer olduğunu halk kitlesinin kabul etmek istememesi karşısında duyulan kırgınlık, piyesin başından sonuna kadar hissedilmektedir. Ceasar’da herşey şu fikre çevrilir: İyiler en yüksek mevkii işgal etmek istemezler, zira toplumun bütünü içinde iş görüp etkili olabileceklerini hayal etmek sapkınlığına düşerler, Antonious ve Kleopatra, zevk ve eylemin beraber yaşayamayacağını haykırmaktadır. İncelememizi böylece daha ileriye götürürsek Shakespeare’ye hayran olmak fırsatlarını çoğaltmış oluruz.

Shakespeare’in büyük zekasını canlandıran ilgi, dünyamızın sınırları içerisindedir. Zira herne kadar falcılık ve delilik, rüya, olmayan hisler, mucize, periler ve cinler, hayaletler, kötü ruhlar eserlerinin içinde tam yerinde karışıyor.

Hamlet- Laurence Olivier-1948

Ve sihir bir unsur oluşturuyorsa da, bu hayali varlıklar hiçbir zaman eserlerin esas bölümlerini teşkil etmiyorlar. Bu kişilerin dayandıkları büyük temel, onun hayatının gerçeği ve özlülüğüdür. Bunun içindir ki onun kaleminden çıkan herşey bize bu kadar hakiki ve özlü gelir. Bundan dolayı onun romantik denen yeni dünyanın şairlerinden olmayıp “safdil” sınıfına mensup olduğu kabul olunmuştur. Zira değeri medeni zamana dayanır ve o, romantizmin nostaljisine, en ince cephesinden değil, kurduğu dünyanın kenar ve köşelerinde yaklaşır.

Buna rağmen Shakespeare yakından değerlendirilince görülüyor ki o, burada tamamen konu dışı bırakmamız gereken görünürdeki biçim bakımından değil taşıdığı en iç ve en derin anlam dolayısıyla eskilerden müthiş bir uçurumla ayrılan, tamamen modern bir şairdir. İlk önce şu noktaya işaret edeyim ki aşağıdaki kavramları tam ve kesin bir terminoloji olarak kullanmak arzusunda değilim; yaptığım, bizce malum zıtlıklara bir yenisini eklemeyip, mevcut olanlara işaret denemesidir. Bu zıtlıklar şunlardır:

Antik Modern

Safdil Hissi

Payen Hıristiyan

Kahramanca (Heroik) Romantik

Real İdeal

Zaruret Hürriyet

Vecibe İstek

İnsanın çekebileceği en büyük azaplar ve hatta, genellikle, insanın dertlerinin çoğu, her bireyin içinde ödev ile istek, ödev ile yerine getirme, ya da istek ile yerine getirme arasında yaşayan orantısızlıklardan ileri gelir ve işte bu orantısızlıktır ki onu hayatı boyunca bu kadar sık zor durumlara bırakırlar. Beklenmedik ve zararsız bir tarzda halledilebilen hafif bir yanlışın doğurduğu pek küçük bir sıkıntı, gülünç durumlara zemin sağlar. Buna karşın hallolunamayan ya da hallolunmamış en zor durumlar, bize trajik unsurları verir.

Eski eserlerde daha çok ödev ile eylem arasındaki yenilerde ise istek ve eylem arasındaki orantısızlıklar hakimdir. Bu keskin farkı, diğer zıtlıklar arasında şimdilik kabul edelim ve bununla birşeyler elde etmeye çalışalım. Her iki devirdede kah şu, kah bu taraf daha çok hakimdir dedim. Fakat insanda görev ile istek köklü olarak ayrılamayacağından her iki cephenin biri hakim, diğeri tabi durumda olsa bile- bulunması gerekir. Görev insana yükletilir (zorunluluk sert bir cevizdir: Das Must ist Eine harte nuss: Alman darb-ı meseli); düzenli ve ısrarlı bir görev insana ağır gelir. Yerine getirmemek ise berbattır.

Azimli bir istek memnuniyet verir, ve hatta insan sağlam bir iradeye sahip olunca, uygulamanın tesellisini bulabilir. Kağıt oyununu edebiyat derslerine benzetelim; bu oyunlarda biraz önce bahsettiğimiz iki unsurdan meydana gelmiştir. Oyunun şekli tesadüfle birlikte, eskilerin yazgıların sureti olarak kabul ettikleri görevin yerini tutar; istek oyuncunun yeteneği ile birleşmiş olarak, aksi yönde etki eder. Bu anlamda Whist oyununu antik diye nitelendirmek gerekir. Bu oyunun biçimi rastlantısaldır; hatta isteği sınırlar. Bunda belirli bir oyun vaziyeti durumunda, düzenli ortak ve karşı çıkanlarla uzun bir rastlantı sırasıyla –kendim onlardan kaçmadan- yön vermek olasıdır. L’hombre ya da benzer oyunlarda, bunun aksi olmuştur. Burada benim isteğime ve cesaretime birçok açık kapılar bırakılmıştır; bana düşen kartları istersem kabul etmeyebilirim, ya da çeşitli anlamlarda kullanırım, yarısını ya da tamamını atabilirim., ikincil olandan yardım isteyebilirim.; hatta aksi bir yöntem uygulayarak, en kötü kartlardan en büyük faydaları elde edebilirim; işte böylece bu türden oyunlar modern düşünüş ve edebiyat biçimine çok benzer.

venedik taciri
Venedik Taciri – Michael Radford uyarlaması 2004

Eski tragedya, kaçınılmayan bir göreve dayanır; görev, aksi yönde etki eden bir istekle ancak keskinleşir ve hız kazanır. Burası kehanetlerin her türden korkunç unsurların yeri, Ödipus’un herşeye hakim olduğu alandır. Antigone’da ise görev bir “vazife” olarak ele alınmış bize daha uysal görünmektedir. Görev birbirinden ayrı ne kadar çok biçime girerek belirir! Fakat bunların tamamı ister ahlak ve mekan konuları gibi akla ait, ister oluş, büyüme ve mahvolma, hayat ve ölüm kanunları gibi doğaya ait olsun, daima zorbadır. Ve amaçlarının bütünün refahı olduğunu düşünmeden bunların karşısında titreriz.

Bunun aksine istek serbesttir; serbest görünür ve bireye karşı kibardır. Bunun için gururu okşar. İnsanlara kendisini tanıtır tanıtmaz onlara hakim olması zorunlu ve yazgılıydı. O, yeni devrin tanrısıdır; ona kendimizi verdiğimizden uğursuzluğundan korkarız. Sanatımızın ve kavrayış tarzımızın antik devirlerden sonsuza kadar ayrı kalmasının sebebi bu noktadadır. Görev sayesinde tragedya büyük olur ve kuvvet kazanır. İstek ile zayıf küçük olur. Eskilerin müthiş görevi yerine isteğin ortaya konmasıyla dram denen tür ortaya çıkmıştır; fakat istek ve irade zayıflığımızın yardımına koşar, biz de ağır bir beklemeden sonra, sonunda sefil bir avuntuya erişir ve sonuçta heyecanlanırız.

Şimdi bu değerlendirmelerden sonra, Shakespeare’ye dönerken sonuç olarak şöyle bir dilekte bulunmam zorunludur: Okuyucularım lütfen bizzat karşılaştırmalar yapsınlar ve uygulamada bulunsunlar, o zaman görürler ki Shakespeare, eski ile yeniyi heyecanla birleştiren bir şair olarak tek başına karşımızda belirmektedir. Onun piyeslerinde görev ile istek (arzu) denge kurmaya çalışır. Her ikisi şiddetle, fakat daima istek zararlı çıkacak biçimde birbiriyle savaşır.

romeo ve jülyet
Romeo ve Juliette (Carlo Carlei uyarlaması-2013)

Bireysel huy istek ile görevin bağlanışını belki hiçbir kimse Shakespeare’den daha nefis bir tarzda tasvir etmemiştir. Kişi, huyu açısından değerlendirilince, görevi bağlı sınırlı ve ayrı yazgı ile belirlenmiştir. Fakat kişi insan sıfatıyla, irade, istek sahibidir. Kişi sınırsızdır ve geneli ister. Bundan da derin anlaşmazlık çıkar. Shakespeare bu derin anlaşmazlığa, diğerlerinden daha önemli bir yer ayırmaktadır. Fakat bunda bir de harici isteğin zıtlığı eklenir ve bu sonuncusu, yetersiz bir isteğin birtakım sebeplerle kaçınılması imkansız bir dereceye yükselmesiyle coşkunluk kazanır. Bu temel kuralı önce Hamlet’te göstermiştim; fakat bunun Shakespeare’de tekrarlandığını görüyoruz.

Macbeth / Justin Kurzel uyarlaması 2015

Hamlet’in bir ruh tarafından sıkışık duruma sokulmasına benzer bir tarzda, Macbeth, sihirbazlar, Hekate ve karısı baş sihirbazlar tarafından… güçlerini aşan zor bir duruma düşürülüyorlar. Hatta Koriloan’da bile buna benzer bir şey bulunabilir; bu kadar örnek yeterlidir. Bireyin kuvvetlerini aşan bir istek (arzu) moderndir. Fakat Shakespeare’in onu, içten ilerletmeyip dış sebeplerle hatırlatması onu bir tür görev haline sokmakta ve şair bu surette antik sanata yaklaşmaktadır.

Zira ilkçağ edebiyatının bütün kahramanlarının iradesi, ancak insanlar için mümkün olan şeylerin sınırları içinde kalır; istek görev ve eylem arasındaki o güzel denge işte bunun bir sonucudur. Fakat eskilerde görüp hayran olduğumuz görev, bizim tahmin edebildiğimizden daha keskindir. Her tür özgürlüğü veya çok ölçüde ya tamamen bertaraf eden bir zorunluluk artık bizim düşünüş tarzlarımızla uyuşmuyor. Fakat Shakespeare eskilere gittikçe daha fazla yaklaşmıştır. Zira o zaruri olanı ahlaki kılmakla, eski dünyayı yeni dünyaya bizde sevinçle karışık bir hayret uyandıracak biçimde bağlamaktadır. Ondan bir şey öğrenmemiz söz konusu ise, öğreneceğimiz, inceleyeceğimiz nokta işte budur. Esasında ne kınama ne de reddetmeye layık olan romantizmimizi haddinden fazla tek varlıkmış gibi göklere çıkaracak ve ona tek taraflı bir inatla bağlanacak ve böylece romantizmin kuvvetli, dinç ve nitelikli tarafını inkar edecek ve bozacak yerde, uzlaştırması imkansız görünen bu büyük zıtlığı kendi içimizde birleştirirsek daha iyi olacak, ve özellikle sebebini iyice bilmeden kendisine pek yüksek bir değer verdiğimiz bu büyük ve eşsiz üstadın bu mucizeyi gerçekten yerine getirdiğini düşünürsek böyle hareket etmenin doğru olacağını bir kat daha iyi anlarız. Fakat unutmayalım ki o tam hasat zamanında yetişmiş, içinde dindarlık deliliğinin bir ara sustuğu, hayatla dolu bir protestan memleketinde çalışmak şerefine ulaşmıştır; öyle ki Shakespeare gibi hakikatten doğaya tapan bir kişi, herhangi bir dinin dogmasına dayanmaya mecbur olmaksızın saf içini dini bir tarzda geliştirmek özgürlüğüne sahip olmuştur.

Çevirmen: Nusret Hızır

Tercüme Dergisi

19 Mayıs 1940 Cilt 1 Sayı 1

Günümüz Türkçesine adapte eden

Ümit ÖZDEMİR

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü.

Çeviride başvurulan kaynaklar:

Misalli Büyük Türkçe Sözlük / İlhan Ayverdi / Kubbealtı Neşriyat 2010

Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat / Sebat Yayınları / 2006

Türk Dil Kurumu İnternet sitesi http://www.tdk.gov.tr/

tercüme dergisi

Ümit Özdemir

BY:

ozdemir72@gmail.com

Uzman Kütüphaneci