Geçtiğimiz bahar aylarında gerçekleşen iki seçim arasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde işe alınan bir grup işçi yakın bir süre önce işten çıkarıldı. Olayın ardından işçiler, İBB’nin Saraçhane’deki binası önünde oturma eylemi yapmaya başladılar ve bu durum 23 gündür devam ediyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis açılış toplantısında AKP grup başkan vekili, Esenler Belediye Başkanı M. Tevfik Göksu; yaklaşık bin 400 işçinin işten atıldığını ve bunun; “emeğe, alınterine saygısızlık” olduğunu dile getirdi. 

Benzer bir şekilde, AKP iktidarına yandaş bilinen bazı yazılı ve görsel medya kuruluşları yaşananları “işçi kıyımı”, “emek mücadelesi”, “emek nöbeti”, “hak mücadelesi” gibi tabirlerle ele aldılar. Normal şartlar altında işçi direnişleri ve emek mücadelesine dair örneklere (örneğin Flormar ya da Cargill gibi) hiçbir zaman yer vermeyen bu medya kuruluşlarının -ve de benzeri davranışı gösteren diğer kişi ve grupların- tuhaf bir şekilde bu durumu aniden gündemlerine alması oldukça düşündürücü. 

Üstelik işten çıkarılma hadisesi “mazlumun hakkı çalındı” vb. söylemlerle dini bir düzlemden de beslenerek, bu eyleme katılmayan sol tandansta yer alan işçi sendikalarını/örgütleri/partileri/grupları hedef gösteriyor. 

Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sözcüsü Murat Ongun da, Twitter’dan yaptığı açıklamada “Kurumumuzdan bin 244 kişinin ilişiği kesilmiş olup, bu kişiler iki seçim arası ya da seçimden hemen önce yapılan alımlardır” ifadelerinde bulundu.

Oturma eylemini destekleyenlerin arasında ise Hak-İş’e bağlı Hizmet-İş Sendikası’nın yer aldığını görüyoruz. Elbette, Hak-İş gibi iktidar yanlısı, dini bir söylemden hareket eden ve sistemin koyduğu amaçlara hizmet eden bir sendikanın desteklediği eylemde sol örgütler ve siyasetler asla yer almaz. Ayrıca toplumsal gelişimin karşısında duran hiçbir gerici hareket, işçi hareketi bile olsa desteklenmemelidir. 

Sermayenin ve siyasal otoritelerin ideolojik markajına girmiş hiçbir hareket işçi sınıfının toplumsal gelişiminin temsilcisi olamaz. Bu konuda bir kafa karışıklığı olduğunu düşünmüyoruz. Ancak söz konusu gelişmelerin bizlere işaret ettiği bir başka pencere bulunmakta; bu doğrultuda yaşananların akıllara getirdiği ilk olasılıklardan biri, mevcut iktidarın çeşitli manipülasyon araçlarına başvurarak yeniden ihtiyaç duyduğu taban gücünü toplama telaşesi gibi görünüyor. Öyle ki, şimdiye kadar yaşanan iş cinayetlerinde, işten çıkarmalarda, grevlerde, işçi eylemlerinde kulaklarını tıkayan, bununla da kalmayarak işçileri devlet araçlarının şiddetine maruz bırakan iradeler nasıl olup da bir anda emek mücadelesi yürütmeye/desteklemeye başladılar. Bu noktayı iyi düşünmemiz gerekiyor.

Tarihsel bir karşılaştırmaya girişelim. Rusya’da; yıllardır uygulanagelen baskılar, sürgünler, cezaevleri, 1900’lü yılların başlarında politikleşen işçi sınıfını baskılamak için arttırılmıştı. Dağınık haldeki Sosyal Demokrat hareketi toparlamak isteyen Iskra Gazetesi’nin faaliyetleri neticesinde; 1904’te, Bakü’de bir grev sonucu petrol işçileri ve patronları arasında ilk kez toplu sözleşme imzalandı. Bu grev Rusya’da işçi örgütlenmesinin önünü açtı. Çar, gelişen işçi sınıfı hareketini kendine bükmek ve hareketi içeriden etkisizleştirmek için başka bir stratejiye geçti. İşçileri iktidarın güdümüne çekmek ve iktidara duydukları güvensizlikleri yok etmek için sadık ajanlar işçilerin arasına gönderilecekti. Çarlık yönetimine göre yükselen işçi hareketi bu sayede Sosyal Demokrat çizgiden uzak tutulabilecekti. Bu amaçla Zubatov tarafından kurulan sendika azımsanmayacak bir işçi kitlesine ulaştı. 1905 Devrimi’nin yenilgiyle sonuçlanmasında Zubatov’un rolü azımsanmayacak önemdedir.

Bugün işçi sınıfı içerisinde Zubatovlar cirit atıyor. İktidarların bu yönteme başvurmalarının temel amacı yükselen işçi hareketinin önünü kesmek, kesemedikleri düzeyde de kendi siyasal angajmanlarına alma çabasıdır.  

Tüm bunların bize işaret ettiği bazı önemli noktalar bulunmaktadır. Bunlardan biri de şudur: Tıpkı kapitalist sistem gibi, iktidar sahipleri de ellerine geçen her türlü fenomeni -tutarsız olmak pahasına- kendi çıkarları doğrultusunda kullanma ve manipüle etme potansiyeline sahiptir. Bugün duyguların ve belleğin kapitalizm tarafından metalaştırılması gibi, “emek mücadelesi” ve ona ait kavramlar da iktidar güçlerinin kendi meşruluğunu kurma savaşına alet ediliyor. Bu nedenle emek mücadelesi ve işçi hareketlerinin söylemsel düzlemde, iktidar güçleri tarafınca içinin boşaltılmasına ve işlevsizleştirilmesine izin verilmemelidir. 

Toplumu pek çok anlamda belirleme konusunda çok geniş araçlara sahip olan iktidar güçleri bugün sadece, -adeta kurgulanmış ve neredeyse açık bir şekilde iktidar tarafından desteklendiğini gördüğümüz- bir emek mücadelesi aracılığıyla siyasal yayılımını arttırmaya çalışmıyor. Aynı şeyi neredeyse aynı yöntemlerle kayyımlar atayarak ve Diyarbakır HDP binası önünde bekleyen ailelerin sesini bileyerek de yapıyor. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin siyasetle olan bağlarını ve ilişkilerini iyi tahlil etmek gerekir. 

AKP’nin ikiyüzlü politikalarının çok iyi teşhis ve teşhir edilmesi gerekir. Nasıl ki; AKP, işçi düşmanı politikaları ayyuka çıktığı halde işçi direnişlerini örgütlüyorsa; Diyarbakır’daki aileleri de aynı ikiyüzlü politik kisve ile organize ediyor. Aynı AKP iktidarı, bir yanda Cumartesi Annelerine zulmederken, AKP önünde oturmak isteyen anneleri darp ederek gözaltına alırken; diğer yanda HDP önünde bekleyen aileleri medyada parlatmak için devletin bütün imkanlarını kullanmaktan geri durmuyor. 

KHK ile bir gecede işinden atılan, açlıkla terbiye edilmeye çalışan ve aylardır “İşimi geri istiyorum!” diyerek direnenleri işkence ile gözaltına alan zihniyet bir anda “emekçinin dostu” olabiliyor.

Yaşananlar bize bugünün işçi sınıfı içinde yer alan farklı kesimlerin iktidar tarafından manipüle edilme eğilimleri hakkında düşünme fırsatı tanıyor. Günümüzde işçi sınıfının, 19. yy veya 20. yy’daki koşullardan daha farklı biçimlerde örgütlendiğini ya da bölündüğünü görüyoruz. Dolayısıyla bugün işçi sınıfı mücadelesinin karşısındaki sorunlardan biri de işçi örgütlenmelerinin siyasal konjonktür ve pratik siyasetle olan ilişkileri/temasları olmaktadır. 

Bu durum elbette sadece Türkiye’ye has bir durum değildir. Benzer bir şekilde tüm dünyada hakim iktidarlar aynı manipüle araçlarını farklı biçimler ve yöntemlerle olsa da kullanmaktadır. İngiltere’de parlamento askıya alınmışken, Yunanistan’da sağ siyaset iktidara geçerken, ABD ve Rusya’da neoliberal partiler iktidardayken, kısacası tüm dünyada gerici ve neoliberal politikalar yükselirken; Türkiye’deki iktidar sahiplerinin de kayyımlar atarken, işçi ve emek gibi kavramları manipüle ederken tam da buradan güç aldığını unutmamak gerekir.

Geçtiğimiz dönemde hayatta kalma stratejilerinden biri olan savaş, çatışma ve düşmanlıktan beslenen iktidarın bu kez stratejik el çantasına eklemek ve gücünü toplamak için araçsallaştıracak yeni malzemeler aradığını görmekteyiz. Bu durum mevcut iktidarın yüz yüze olduğu, Türkiye’nin büyük kentlerindeki rıza üretimi konusunda düştüğü krizi ve sıkıntılı durumu resmetmektedir. 2019 yerel seçimleri ve sonrasında yaşanan tüm gelişmeler bu hususun ispatı niteliğini taşımaktadır. 

Bu süreç kapsamında gördüklerimizi, “adalet” söylemiyle kendini tabanda yeniden toparlama ve inşa etme çabası olarak yorumlayabiliriz. İktidarın, muhtemel bir gerilemeyi, çöküşü ve yalnızlaşmayı ötelemek için işçi sınıfı içinde gücünü yeniden kazanma çabasının sonuçları aynı zamanda onun akıbetini belirleyecek faktörlerden biridir. 

Son söz olarak, bilindiği üzere kapitalist sistem burjuva ideolojisi ve iktidar araçlarının yardımıyla, boş bırakılan her mevziyi ve alanı doldurabilme kapasitesine sahip. Bu nedenle iktidar güçlerinin manipüle etmeye çalıştığı her kavram, her alan ve her konu sosyalistlerin çabası ile teşhir edilmeyi bekliyor. 

Türkiye’deki işçi sınıfının farklı eğilimlerinin ayırdına vararak, boş bırakılan alanların yeniden ele geçirilmesi ve sistem güçleri tarafından değil sosyalistler tarafından doldurulmasına ihtiyaç var.

Tolga Kubilay Çelik

BY:

tolgakubilay@gmail.com

Antropolog