Türkiye’de Göçmenlerin Güncel Durumu

Türkiye’de hayatta kalma mücadelesi veren göçmen kadınların sorunlarını hem toplumsal cinsiyet bakımından, hem de emek eksenli incelemeden önce, göçmenlik olgusunu genel olarak yaşanan son gelişmeler ve güncel durum üzerinden değerlendirmek meseleyi daha anlaşılır kılacaktır. Türkiye göç veren ülke olarak bugüne kadar yoğun bir göçmen nüfusla ya da kitlesel göçle karşılaşmadı. Bu nedenle Türkiyeli göçmenlerin göç ettiği ülkelerde maruz kaldığı ayrımcılık konuşuldu, eleştirildi. Durum tersine döndüğünde, bu kez ayrımcılığın uygulayıcısı Türkiyeliler oldu. 2011 yılına kadar kitlesel göçü yaşamamış olan Türkiye, Suriye’de savaşın devam etmesi ve öngörüsüz dış politikalar sonucu dünyada en çok göçmen barındıran ülke konumuna geldi. Üstelik 2014 yılına kadar yüzbinlerce Suriyeli göçmen için hiçbir hukuki statü taşımayan ‘misafir’ kelimesi kullanıldı. Bu ifade en çok göçmenler için sorunluydu. Yaşadığınız ülkede resmi olarak bir belgeniz, kimliğiniz bulunmuyorsa; devlet sizin varlığınızı tanımıyor demektir. Hiçbir yerde yasal olarak çalışamaz, sağlık, eğitim gibi temel kamu hizmetlerinden yararlanamazsınız. Ve işte bu durum, Suriye uyruklu göçmenler için uzunca bir süre devam etti. Geçici koruma statüsü getirilse de devletin göçe dair yerleşik sistemi ve işleyen politikası olmaması nedeniyle yine binlerce Suriyeli göçmen kayıt dışı ve kimliksiz yaşamaya devam ediyor. Kaldı ki, Suriye uyruklu kişiler dışındaki göçmenler de kağıtsız olarak hayatta kalmaya çalışıyor.

Geçtiğimiz aylarda hükümet, göç politikasında değişiklik yaparak kayıt dışı göçmenlerin sınır dışı edileceğini duyurdu. Bölgede kalıcı güvenlik sağlanamamışken, savaşın devam ettiği ülkeye -uluslararası hukuku da çiğneyerek- geri gönderme uygulamaları başladı. Açıklamaların ardından sessiz sedasız 75 bin 172 (başta Suriye uyruklu olmak üzere) göçmen sınır dışı edildi. İktidar hem iç hem dış politikaları yüzünden her geçen gün kan kaybederken çözümü kayıt dışı göçmenleri deport etmekte buldu. Suriyeli göçmenlerin ya gönüllü geri dönüş belgelerini –zorla- imzalamış olmaları ya da kayıtsız olmaları kamuoyuna gerekçe olarak gösterildi. Sınır dışı işlemleri yalnızca Suriye uyruklu göçmenler için değil, tüm kayıtsız göçmenler için hızlıca uygulandı. Zaten İçişleri Bakanı Soylu, “Elinde bir saat 10 liraya satıyor Afrika’dan gelmiş. Biz buna müsaade etmeyeceğiz.” diyerek, hayatta kalmak için mücadele eden tüm göçmenleri illegal ilan edip hedef göstermişti. Çoğunluk, meseleye yine özneleri yok sayarak yaklaştı. Adına ‘mülteci krizi’ dedikleri aslında mültecilerin krizi olsa da, ısrarla rakamlar etrafında konuşuldu hayatlar. Göçmenlerin yaşam mücadelesi, uluslararası insan hakları savunucuları ve sivil toplum örgütleri dışında sahiplenilmedi ve yeteri kadar gündemleşemedi. Tüm bu sorunlara kayıtsız kalmanın ardında yatan ırkçılık, “bizim memleketimizde insanların sorunları bitti de bunlar mı kaldı” cümleleri etrafında şekillendi. ‘Irkçılık bir hastalıktır’ gibi yanlış tespitler ve göçmenlere merhamet üzerinden sorunlu yaklaşımlar bir yana, ABD’ye sığınma başvurusunda bulunmak için yola çıkan ve Meksika sınırında engellenen binlerce göçmenin “’Suçlu değil, uluslararası işçileriz!’” sloganlarına atıfla sorun hepimizin sorunu. Ancak Türkiye’de göçmenlerin örgütlenmesine dair yapılan çalışmalar çok sınırlı; sendikaların özel bir çalışması yok, ana muhalefet için yalnızca iktidarı eleştirmek için kullanılan bir araç, toplumda nefret nesnesi… Bu koşullarda, medyada kriminal ilan edilen göçmenlerin hayatları AB ile Türkiye hükümeti arasında pazarlık kartına bağlı devam ediyor.

Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Göçmen Kadın Emeği

Mülteci statüsünden yararlanamayan ve çoğunlukla çalışma izinleri olmayan Suriye, Afganistan, İran, Özbekistan, Türkmenistan uyruklu göçmenler, Türkiye’de kayıt dışı ekonominin bel kemiğini oluşturuyor. “Ulusötesi göç hareketliliğinin kapsam ve boyutları ile sınırları yıkıcı tavrı dikkate alınınca, ayrıca kapitalizmin yedek işgücüne olan tutkusu düşünülünce mültecilerin işgücü piyasalarının yeni/vazgeçilmez aktörleri olduğu/olacağı söylenebilir… Çoğu neo-liberal iktisatçının görüşüne göre mülteciler, ev sahibi ülkelerdeki ekonomik büyümeyi desteklemekte ve yeni fırsatlar yaratmaktadır. Bununla birlikte hiç kimse ucuz ya da esnek emeğe dayalı eşitsiz büyümenin sürdürülebilir ya da arzu edilebilir olup-olmadığını sorgulamamaktadır. (Eder ve Özkul, 2016:4)” İşgücü piyasa literatüründe yer alan “3D” Dirty (pis), Dangerous (tehlikeli) ve Demeaning (nitelik gerektirmeyen) işlerde çalışma imkanı bulabilen göçmenler, Türkiye’de de ancak bu koşullarda iş bulabiliyor. Göçmen erkekler inşaatlarda, atölyelerde veya fabrikalarda ortacılık gibi işlerde yoğun emek sömürüsü altında yaşamlarına devam ediyor. Ülkesinde çalışarak kazanacağı paradan daha fazlasını kazanma umuduyla gelen ya da savaşın göçe zorladığı kadınlar; kentlerde ev hizmetleri, çocuk/yaşlı bakımı, hasta bakıcılığı gibi alanlarda veya tekstil sektöründe çalışırken, kırsalda mevsimlik tarım işçisi olarak çalışıyor. Dolayısıyla göçmen kadınların çalışma alanları toplumsal cinsiyet rollerine göre belirleniyor. Göçmen kadınlar, hem kadın hem göçmen olmaları nedeniyle iki kez ezilerek emek piyasasında dezavantajlı konumda yer alıyor. Göçmenlerin maruz kaldığı nefret dili ve şiddet, kadınlar için katmerli sömürüye dönüşüyor ve hayatta kalmanın kendisini direnişe çeviriyor. Zaten eril tahakküm altında yaşayan kadınlar, göçmen olarak ücretli bir işte çalışmaya başladıklarında tahakkümler iç içe geçiyor.

Göçmen kadın, ücretli bir işte çalışırken hiçbir yasal güvenceden yararlanamıyor. Ev işlerinde çalışıyorsa ev sahibi tarafından pasaportuna el konuluyor, işveren tarafından şiddete maruz kalıyor ve sigortasız çalıştırılıyor. Göçmen işçi çalıştıran işverenlerin birbirleriyle deneyimlerini paylaştığı bir internet sitesinde yazılanlar, Türkiye’de izinsiz göçmen olmaktan kaynaklanan sorunların, göçmenleri nasıl ‘‘köleleştirdiğine’’ dair önemli örnekler sunuyor. Bu sitede, göçmen işçi çalıştıran kadınların birbirlerine şu tavsiyelerde bulundukları görülmüştür: ‘‘Göçmen ev işçilerinin hemen pasaportuna el koyun, bunların hepsi hırsızdır dikkat edin, yabancı yatılı yardımcılara maksimum 500 lira ödeyin, ilk 3 ay maaşının yüzde 20’sine el koyun, telefonlarını kısıtlayın, dışarı çıkmasına izin vermeyin, ülkemizde işsizlik varken başka ülkelere kaçan milli sermayemize kısmen engel olun!’’. İşverenlerin birbirine verdiği bu tavsiyeler aynı zamanda, Türkiye’de ev hizmetlerinde çalışan göçmenlerin koşullarını da özetler niteliktedir.”

21. yüzyılın modern köleleri olarak görülen göçmen kadınlar aynı zamanda işverenleri tarafından cinsel tacize maruz kalabiliyor. Bu durum, geçtiğimiz ay AKP milletvekili Şirin Ünal’ın evinde hasta bakıcılığı yapan Özbekistan vatandaşı Nadira Kadirova’nın şüpheli ölümü ile yeniden gündemleşti. Ölüm aslında intihar olarak kayıtlara geçmiş ve adli tıp incelemesi çoktan tamamlanmıştı ancak Nadira’nın arkadaşının ifadesi ile ailenin söylemleri sayesinde sosyal medyada geniş yer buldu. Nadira’nın, AKP milletvekilinin evinde kayıtsız çalıştığı, Şirin Ünal tarafından cinsel tacize maruz kaldığını ölmeden bir gün önce arkadaşını arayarak anlattığı ortaya çıktı. Bununla birlikte, görevli polislerin tanıkları (tanıklık yapılmaması için) tehdit etmesi ve Nadira’nın avukatının dosyadan istifa etmesi şüpheleri artırdı. Nadira’nın ağabeyinin beyanlarının ve dosyaya dair ayrıntıların paylaşılması ile birlikte Nadira’nın ölümünün araştırılması için kamuoyu baskısı oluşturuldu. Nadira’nın psikolojisinin bozuk olduğu öne sürülüp intihar hikayesi yaratmaya çalışmak, dosyanın örtbas edilmesi için yeterli değildi. AKP’li Ünal, savcılık ifadesinde; “Dershaneye gitmesi için bizzat ben velisi olarak ilgilendim, kayıt yaptırmak için uğraştım.” derken, dershane yetkilisi: “Kadirova, bize patrondan izin alamadığı için dershaneye gelemediğini bildirdi.” şeklinde beyanda bulunmuştu. Birbiri ile çelişen bu ifadeler ve eski bir komutan olan AKP’li Ünal’ın silahının ulaşılabilir bir yerde olmaması gerektiği gibi ayrıntılar, delillerin toplanmasına dair ciddi eksiklikler bulunduğunu ve Nadira’ya ne olduğunun açıklanmaya muhtaç olduğunu gösteriyor. Bugüne kadar intihar vakası olarak bildirilen kadın ölümlerinin peşine düşünce ortaya çıkan gerçekler, Nadira’nın ölümünün aydınlatılması için önümüzde emsal olarak duruyor.

Öte yandan yapılan araştırmalara göre; “Eski Sovyet ülkelerinden göç eden kadınların, hangi sektörde istihdam edilirlerse edilsinler, seks çalışanı olarak görülmeleri ve “Nataşa” olarak damgalanmaları (Gülçür ve İlkkaracan, 2002, s. 414), çalıştıkları diğer sektörlerde taciz edilmeleri ve fuhuşa zorlanmalarını beraberinde getirebilmektedir.” Bu algının toplumsal yansıması, göçmen kadınların cinsel tacize daha sık maruz kalması şeklinde kendini gösteriyor. Göçmen kadının fuhuş yaptığı dolayısıyla tacize “müsait” olduğuna dair kodlama, failin şiddeti meşrulaştırmasına bir gerekçe olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle, Nadira’nın dosyasını inceleyen savcının da, tanık olarak dinlediği Nadira’nın arkadaşına Nadira’nın fuhuş yapıp yapmadığını sorması tesadüf değil. Toplumda var olan bu algıyı besleyerek, Nadira’nın cinsel tacize maruz kalmadığına -sanki fuhuş yapıyor olmak tacizin gerekçesi olabilirmiş gibi- ve ölümünün intihar olduğuna kamuoyunu ikna etmek amaçlanıyor. Kaldı ki, kadına yönelik şiddet davalarının hemen hepsinde mağdur suçlayıcılığa şahit oluyoruz. Nadira gibi ölen/öldürülen kadının göçmen olması ve hukuki sürecin takip edilmeyeceği düşüncesi dosyanın rahatça kapanmasına olanak sağlıyor. Zaten çoğunlukla toplumsal cinsiyete dayalı şiddete maruz kalan göçmen kadın hukuki güvenceden yararlanamıyor. Çoğu göçmen kadın göç ettiği ülkenin hukuk kurallarını bilmiyor; devletin göçmenler için aldığı fonlardan bilgilendirmeye ve eğitime dair ayrılan bütçe olmasına rağmen bu kapsamda hiçbir etkin çalışma yapılmıyor. Göçmen kadının dil bariyerini aşması ve yasal haklarından haberdar olması bile şikayet mekanizmasını harekete geçirmesine yetmiyor. Öncelikle kayıtlı olması gerekiyor, yoksa şikayet için gittiği karakolda sınır dışı edilme riski çok daha yüksek. Hatta kayıtlı çalışıyor olsa bile devletle karşılaşmak istemiyor ki göç ettiği ülkede yaşamaya ve çalışmaya devam edebilsin. Bunun yanında, adli makamlara başvurduğu anda karşılaşacağı ayrımcılık ve şiddet de bir diğer tehlike çünkü burada da şiddet peşini bırakmıyor. Buna karşılık, failin göçmen olduğu cinsel şiddet vakalarında ise adli süreç farklı cereyan ediyor. Söz konusu fiile dair maddi gerçekliğin ortaya çıkarılmasından çok failin göçmen olması göz önüne alınarak mahkemeden apar topar ağır cezalar çıkıyor, hatta yargılama beklenmeksizin sınır dışı kararı veriliyor ya da olay adli makamlara bile intikal etmeden mahalleli tarafından linç edilerek cezalandırma mekanizması işletiliyor.

Özetle, “Garibanım diye her şey üzerime geliyor” diyen Nadira gibi çoğu göçmen kadın benzer hayatları yaşıyor. Emek gaspına ve cinsel şiddete karşı tek başına direnç gösteren göçmen kadınların mücadelesine omuz vermek toplumsal bir sorumluluktur. Sınır dışı edilme korkusu ile şikayet mekanizmasını kullanamayan göçmen kadınların maruz kaldıkları sistematik şiddetin gün yüzüne çıkması için tekrar ve tekrar soruyoruz: Nadira’ya ne oldu?

Ceren Acer

BY:

acerceren@gmail.com

Avukat