Güneş’in Batı’dan doğma ihtimali dışında her şeyin olağan karşılandığı ya da olağanlaştırıldığı bir gün, akşam bültenlerine bir son dakika haberi düştü. Bu haberde yeni bir virüs türünün ortaya çıktığı ve bu çiçeği burnunda virüsün diğer virüslerden çok farklı, çok ilginç bir yayılma şekli gösterdiği anlatılıyordu. “Virüses” ses dalgalarıyla yayılıyordu açıklamaya göre. Asıl ilginç olan virüsün yayılma şekli değil, bu yayılma şeklini duyan insanların şaşırmaması, böyle bir şeyin olabilirliğini bilimsel bir dayanağa ihtiyaç duymaksızın kabul etmeleriydi. Kimileri artık iyice bozulan doğanın dengesinin bir tezahürü olarak gördüğü bu durum karşısında, doğaya, dolayısıyla tüm insanlığa ve geleceğine zarar verdiğinden; kah atalarını, kah bütün insanları suçlayıp işin içinden çıkarak kabullenişi, kimileri hala doğru bilgi kaynağı olarak ajansları tercih ettiğinden sorgusuz bir yaşamı, kimileri de kuşların uçuşunun bile, şiirlere konu oluşunun yanı sıra bir komplo teorisinin parçası olduğunu düşünüyor ve bu büyük oyunlar karşısında yapacak bir şeyin olamayacağına inandıkları için sinikliği seçiyordu.

Yazıyı Sesli Dinlemek İçin….

Dünya bir pandemiyle karşı karşıyaydı ve sözüm ona uzmanlar, ses dalgalarıyla yayıldığı söylenen bu virüsün önüne geçebilmenin yolunun sessiz kalmak, konuşmamak, olabildiğince insanlardan ve seslerden izole yaşamak ve evinden çıkmamaktan geçtiğini söylüyordu. Konuşma ve sokağa çıkma yasağı gibi bir dizi karardan sonra artık gelişmelerin de yazılı olarak duyurulacağını bildiriyorlardı.

Gazetelerde, sesli ortamlarda bulunan insanların enfekte olup öldüklerine dair haberler basılıyor, bu haberler caydırıcı fotoğraflarla da süsleniyordu.

İnsanların içinde bulunduğu olağanüstü durumu saymazsak, sıradan sayılabilecek bir gün; virüsle haşır neşir olmuş bir ferdini saymazsak sıradan bir ev ahalisi… Evin bir odasını hasta için karantina alanı ilan edip, bulaşmaya karşın onu yalnız bırakıyor, yanına girip çıkarken de kulaklıklarını takmayı ihmal etmiyorlar. Öyle özenli öyle mesafeli sürdürüyorlar ki bu süreci; değil ses, solunum veya temasla yayılsa bile güvende olurlar bu şekilde yaşarken. Bir sabah ev ahalisi bir sesle uyanıyor. Bu da nesi? Biri şarkı söylüyor. Kulaklık takmaya fırsat bulamadan şarkı çınlıyor kulaklarında. Tanıyorlar bu sesi ama inanmak istemiyorlar. Çünkü bir hasta neden şarkı söyleyip diğerlerini de riske atsındı? Söyleyen de bunun farkına vardığından olsa gerek bıçak gibi kesiyor şarkıyı. Bir müddet bekleyen ahali, şoku atlattıktan sonra doluşuyor hastanın kapısına ve ‘bunu neden yaptın?’ der gibi bakıyorlar hastaya. Ellerini iki yana açan hasta, çaresizliğin resmini çiziyor bu hareketiyle. Anlaşılan bilinci, bir anlık boş bulunmayı fırsat bilerek şarkı söyletmişti hastaya. Ölüm sessizliği çöküyor eve. Yapacak bir şey yok deyip rutin yaşantısına devam ediyorlar önceki gibi. Uzun bir süre geçiyor fakat hala diğer fertlerin enfekte olduklarına ilişkin bir belirti yok. Artık dayanamayıp:

“Bulaşsaydı, şimdiye kadar çoktan etkisini göstermesi gerekirdi.” diyor biri.

“Ama nasıl olur, sesle yayılmıyor muydu bu virüs?” diye soruyor öteki.

“Öyle değilmiş işte.”

“O zaman nasıl yayılıyor?”

“Herhalde normal bir salgın gibi.”

“İyi de neden sesle yayıldığı söylendi o zaman?”

Henüz bilmiyorlardı bu sorunun cevabını. Sesle yayılmadığından emin olmak için de bir süre daha konuşuyorlar hastayla uzaktan uzağa. Sonra yine kuluçka süresini hesaba katarak bekliyorlar. Hala bir şey yok. Bir şey olmadığını gördükçe coşmaya başlıyorlar. Coşkularının nedeni hem hasta olmayışları hem de zorunlu sessizlikten kurtulmaları. Geçen sabah yarım kalan şarkıyı söylemeye başlıyorlar önce. Tabi asıl kahraman da karantina bölgesinden eşlik ediyor onlara. Sonra balkona çıkıyorlar içeriye sığmayıp. Herkese vermek istiyorlar bu müjdeyi ama görünürde kimsecikler yok. Yalnız, karşı apartmanın bir balkonunda da hareketlilik yaşanıyor. Anlaşılan aydınlanan yalnız kendileri değil. Bunu görünce karşıdan karşıya el sallıyor, sevinç içinde bağırıyorlar birbirlerine.

Virüs yayılıyordu ama sesle değil. Bunu da yalnızca gerek tesadüfi gerekse başka nedenlerle konuşanlar fark ediyordu. Sorgusuz sualsiz sessizliği kabul edenler de “zaten sesle yayılıyor” deyip hijyen kurallarını hiçe sayarak, sadece sese-sessizliğe önem veriyordu. Bu nedenle de virüs daha hızlı yayılıyor, yatırım sıralamasında savaş sanayisinden sonra gelen sağlık sistemi de bu salgını kontrol altına almakta zorlanıyordu.

Henüz virüsten ilk ölenin kırkı bile çıkmadan, yazılı olarak yeni bir haber duyurulmaya başlandı bültenlerde. Bu yeni haberde, salgınla başa çıkmak ve mümkün olduğunca çok insanın kurtarılmasına yönelik alınan kararlardan en çarpıcısı, karantina amacıyla ses yalıtımlı odaların yapıldığı, hastaların bu odalarda karantinaya alınacakları ancak önceliğin hastaneleri ve cezaevlerini düzenlemek olduğu duyuruluyordu. Açıklamaların aksine hastaneler rutin işlemlerine devam ediyordu. Cezaevlerinde ise düşünme eyleminin ses çıkarmayı, konuşmayı tetiklediği için düşünce suçu(!) işleyen tutsaklar hariç, mahkumlar serbest bırakılıyordu. Boşalan kontenjanlar ise hastalardan ziyade, herhangi bir konuda düşünen, dolayısıyla ses çıkaran ya da çıkarma ihtimali olanlarla dolduruluyordu ve artık koğuşlar yerini özel, sessiz hücrelere bırakıyordu.

Bütün yapılanların, toplumun yararına olduğunun teminatı veriliyordu akşam bültenlerinde. Konuşanlar, şimdi bu ses saçmalığının altındaki gerçeği anlamaya başlamıştı. Çünkü bu seferki; konuşanları susturma, sessizlerin de konuşma ihtimalini ortadan kaldırma adına daha kapsamlı, daha kalıcı bir yöntemdi. Ama işin dehşetinin asıl boyutu, sessiz odalara girince anlaşılacaktı.

Sessiz odalar aslında bir zamanlar mikrofon, hoparlör ve işitme cihazı gibi aletlerin kalite kontrolü için inşa edilen yapılardı. Ses mühendislerinden de yardım alınarak yapılan özel odalarda kalın cam elyaf, iki kat yalıtılmış çelik duvarlar ve 30 cm kalınlığında beton kullanılmıştı. Bilindiği üzere insan kulağının işitebileceği en düşük ses 0 desibelken, bu özel odalar -20 desibelde bir sessizliğe sahipti. Bu da odadaki insanın zaman geçtikçe normalde hiç duyulmayan şeylerin; yani damarlarındaki kan dolaşımının, midesinin, akciğerlerinin, kalbinin, kısacası tüm organlarının ve hatta havadaki parçacıkların çarpışmasının sesini haddinden fazla bir gürültüyle duyması ve gittikçe o kişi için çıldırtıcı boyuta ulaşması; zaman geçtikçe de halüsinasyonlara neden olması demekti. Böyle bir odada uzun bir süre kalan bir insanın, beyninde kalıcı hasarların oluşması, hatta ve hatta yaşamını yitirmesi işten bile değildi.

Bu olağanüstü sürecin ilerleyen günlerinde, ilan edilen konuşma ve sokağa çıkma yasağına rağmen ortalıkta dolaşıp, insanlara virüsün sesle yayılmadığını; bu uydurmanın sebebinin, güçlülerin meşruluğunu tehdit eden her şeyi ve herkesi etkisiz hale getirmek olduğunu anlatmaya çalışanlar da dinlenmiyor, dışlanıyor ve bu insanlardan vebalı gibi kaçılıyordu. Konuşanların anlattıklarına bakılırsa, güçlüler bir pandemide dahi önce kendi çıkarını gözetmeyi ihmal etmiyordu. Sessizler de bu söylenenlere inanmıyor, inanmak istemiyorlardı. Çünkü sessizlere göre, yapılan her şey insanların, insanlığın yararına yapılıyor görünüyordu. Konuşanlar söylediklerini kanıtlamak için, kulaklık takan görevliler tarafından göz altına alınana kadar sokaklarda dolaşıp, insanlara sesleniyor, hep bir ağızdan şarkılar söylüyordu. Konuşanlar yazılı olarak sessizlere ulaştıklarında da haber ajansları kadar rağbet görmüyorlardı.

Planlar işliyordu, çünkü insanlar korkularından sessizliğe o kadar gömülmüştü ki, bir kez bile söylediklerine kulak vermedikleri konuşanların, yaka paça götürülürkenki haykırışlarını duymadıkları gibi, duyduklarında da sesin geldiği yöne dahi bakmıyorlardı.

Bu arada cezaevi düzenlemelerinde düşünme veya konuşma gibi bir tehlikesi olmayanlar da işledikleri suça bakılmaksızın tahliye ediliyor, yakınları da büyük bir minnetle duruma şükrediyor, onlara bu nimeti sunduklarından, büyüklerine zeval gelmemesi için dualar ediyorlardı.

Karantina(!) altında yaşamını yitirenlerin cenazeleri ise yakınlarına kargo yoluyla teslim ediliyordu. Cenaze sahiplerinin, bu akıl almaz teslim şekli karşısında, ölüleri ve uğradıkları hakaretler için yaktıkları ağıtlar da hiçbir kulağa değmeden boş kalan sokaklarda yankılanıyordu. Ölen hep başkası olduğu için gözler kör, kulaklar sağırdı ölümlere.

Planlananlar doğrultusunda hayata geçirilen ve adına “Virüses Harekatı” denilen operasyonlar başarıyla sonuçlanmış, tüm konuşanlar etkisiz hale getirilmişti. Çünkü süreç boyunca sessizler konuşanları dinlemediği gibi sessizliğini de bozmamıştı. Diğer yandan gerçek salgının kendisi de kontrol altına alındığından, hayat yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Lakin uzun süren sessizliğin bir etkisi olarak, sessizlik kalıcılaşmış, birçok şey gibi artık sessiz kalmak da olağanlaşmıştı. Karantinada ölenlerin virüsten değil de odaların ve insanların sessizliğinden öldüklerini de hiçbir zaman duymadılar sessizler. Ya da görece şanslı olup, kalıcı hasarlarla sağ kurtulup, akıl hastanelerine kapatılanlar; topluma gördüklerini, duyduklarını-duymadıklarını anlattıklarında, söylenenleri duysalar dahi inanmadılar sessizler. Çünkü duyduklarının bir karşılığı yoktu sessiz lügatlarında. Çünkü sessizliğin sesini duymamışlardı hiç.

Evet, dünya bir pandemiyi daha geride bırakmıştı ama bu sefer geride kalan sadece pandemi değil; ihtiyaç halinde tekrar kullanılmak üzere kapatılan boş, sessiz odalar ve tek suçu insan olmanın gereğini yerine getiren, yani düşünen ve konuşanların, ödedikleri bedelin tanığı olarak, tarihe kara bir leke düşüren kargo kutuları ve ağzına kadar dolu akıl hastaneleri bırakmıştı.

Belki bir gün Güneş Batı’dan doğsa bile şaşırmayacak kimse artık bu olanlardan sonra ama elbette yine düşünenler filizlenecek yaşamın bağrında, yine konuşanlar, haykıranlar olacak doğru bildiklerini. Muhakkak şarkılarıyla birlikte daha da yükselecek sesleri, sözleri. Elbet olacak yine kendisine dokunmayan yılanı bin yaşatanlar da. Ama insanlığın gittikçe battığı bataklığı kurutmaya çalışanlar da olacak hiç kuşkusuz, bataklıkta açan çiçekler de…

Çiçekler açıyor ve yeniden yaşamın ilk nüveleri görünüyor, kiminin kabri, kimin sadık yâri olan kara toprakta. Kuşlar da yeni şiirlere ilham oluyor uçuşuyla ve yeniden uyanışın müjdesini veriyor, anadilinde söylediği şarkılarla..

Şükrü Topkaya

BY:

sukrutopkaya@outlook.com

Motokurye, Felsefe Öğrencisi